Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Kişisel’ Category

Geçmişle ilişkim özlemden daha çok bir keder. Yapabileceklerimiz varken yapamadıklarımızdan dolayı içimden atamadığım suçluluk duygusu ve keder. (Cin Aynası, Ercan Kesal)

İlkokul, orta okul ve sonrasında lise eğitimim bitince okumuş olduğum kitap sayısı 10 bile değildi. Mahrum kaldığım binlerce sayfaları geri getirmem mümkün değil. Kitapların değerini 18 yaşında anladım. Sonrasında bu kıymeti hiç bırakmadım.

Üniversite 2. sınıfta, üç aylık yaz tatilimi Avrupa’da bir şirkette staj yaparak geçirme fırsatı yakalamıştım. Fonla desteklenecek bu programı kazandığım halde, gitmekten vazgeçtim. Gitmemenin bana neler kaybettirdiğini bilmiyorum. Ve sanırım hiç bir zaman öğrenemeyeceğim.

Zorlu mülakatlar sonucunda, Mercedes şirketinden 12 aylık uzun dönemli staj programını kazanma ihtimalim bir soruya bağlıydı: “Haftada 4 gün gelebilir misiniz?”. Üç gün gelebilirim dedim. Beni değil, diğer arkadaşı aldılar.

Hayat, karar almadır. Doğru ya da yanlış. Maliyet, fırsatların etkisiyle oluşur.

Akademisyenlik mesleğimden çok memnunum. Bazı kaçırdığım şeylerin fırsat mı yoksa şuanki durumum için bir sebep mi olduğunu hala bilemiyorum.

Read Full Post »

Kitap Sürprizi

Twitter üzerinden tanıştığım güzel insan Fırat Demirel bana bir sürpriz yaptı. İstanbul’dan Erzurum’a hediye bir kitap gönderdi. Beni en çok mutlu eden hediyelerden biri oldu.

Kendisiyle yüzyüze tanışma fırsatımız olmadı (umarım en kısa zamanda olur); ama hayata bakışı, düşünceleri, samimiyeti uzun zamandan beridir tanıdığım bir dost hissi veriyordu.

Düşünce dünyamın gelişmesinde böylesi iyi insanlarla karşılaştığım için her zaman şükrediyorum.

Kendisine bu yazı vesilesiyle çok teşekkür ediyorum 🙂

Kendini Aramak - İhsan Fazlıoğlu

Read Full Post »

Anton Pavloviç Çehov, bir Rus. Rusya’nın büyük yazarı. Modern kısa öykülerin kurucusu. 19. yüzyılın kıymetli insanı. Sıkıntılı bir çocukluk dönemini, tıp kazanarak ödüllendirmiş; ama öğrenimi sırasında ailesine destek olmak için öykü yazmış bir vicdan sahibi.

Yazının başlığındaki ifade Çehov’a ait. İfade, hakikatin belirtisi. Kendisi olabilenlerin, kendisi olmayı kabullenebilenlerin hikayesi. İnsanın hakikati kendisiyle başlar çünkü.

Hiç düşündün mü ”Su gibi aziz ol!” ifadesinin ne anlama geldiğini. Peki ”aziz olmak” derken neyin kastedildiğini.

Aziz olmak; ermiş, eren kişi demek. Sevgide üstün tutulan, muhterem, istenilen güzel insan, sevgili, saygıdeğer, muazzez demek aziz olmak.

Çehov, günahlarınla aziz olamazsın dememiş. İnce bir ayrıntı var. Başkalarının günahıyla olamazsın demiş. Hikmeti nedir bu anlam yüklü sözcüklerin?

Günahlar, aziz olmanın önünde bir engel değildir. Bilakis aziz olmak için olmazsa olmazlardır. Düşüp kalkmak bir şeylerin fısıltısı. Kendi hakikatini kabul etmek, her anlamda kendini kabul etmekten geçer. Günahlarınla, sevaplarınla.

Başkalarının günahları sana umut mu veriyor? Yanılıyorsun. Düş, kendi tasavvurunu edenlerindir. Noksanlığını bir tek sen idrak edip kabul edersen aziz olursun.

Azizlik; bize bizden gelecekse; anlamı nedir suyun azizliğinin?

Gökten inen suyun yerden aktığını bilmek, merak ve alaka uyandıran bir hadisedir. Su tevazunun sembolüdür. Aynı zamanda mütevaziliğin. Susuz hayat düşünülmüyor değil mi? Ama su, yüzünü yerden kaldırmıyor. Gökten inse de.

O yüzden nefsin seni başkalarından üstün görürse aziz olamazsın. İnsanların fevkine çıkarsan ermiş olamazsın, izzetli de. Üstünlük başkalarının günah basamaklarını çıkarak elde edilmez.

Aziz ile izzet gibi, izzet ile kibir gibi, tevazu ile zillet arasında da ince bir fark vardır. Çehov’u anladıysan, suyun azizliğini de anlamışsındır.

Son bir şey daha. Eğer ki düşünmek istersen. Kelamıkadim’de şöyle bir ifade geçer: ”Her şeyi sudan canlı kıldık” (Enbiya, 30).

Read Full Post »

17 Ağustos 2015 Pazartesi günü, Star gazetesi internet yazarlarından Ömer Ekinci; ”Başbakanı utandıran 1 milyon doların hikayesi” adlı bir yazı kaleme aldı.

Yazının kurgusu iyi bir yerden başlamakla beraber, yazıda yapılan karşılaştırmalar ve varılan sonuç gerçekten insanı hayretlere düşürüyor. Ömer Ekinci’yi yakından tanıyorum. Girişimcilik üzerine birçok insana faydası dokundu ve hala dokunuyor. Fakat böyle bir yazı yazarak, birçok maddi hatayı işlemesini de anlamak mümkün değil.

Konuyu uzatmadan yazıya gelirsem; yazının temel tezlerini Ömer Ekinci’nin ifadeleri ile sıralıyorum:

1-Banka hesaplarında 1 milyon lira ve üzeri parası bulunanların sayısı 2015’in ilk 6 ayında 8 bin 967 artarak 86 bin 177’e ulaştı.

2-1985 yılında Başbakan Turgut Özal, Lüksemburg’a giderek Türkiye Cumhuriyeti adına 1 milyon lira parayı, oradaki bir şirketin genel müdüründen rica etmiş.

Bu durumun acıklı ve kötü bir durum olduğunu anlattıktan sonra, şu sonuçlara varmış.

1-1985’in Başbakanının kapı kapı dolaşıp talep ettiği borç miktarı, bugün bu ülkede 86 bin 177 kişinin her birinin banka hesabında mevcut.

2-1985 Türkiye’sinin 3-4 Milyar dolarlık ihracatı bugün 173 Milyar dolar. O günkü Türkiye’nin toplam ihracatını bugün tek bir sanayi şirketimiz yapıyor.

Son olarak şöyle bir temennide bulunuyor.

Ama yarına varabilmenin yolu bugünü doğru tanımlamaktan; Bugünü doğru tanımlamanın yolu da dünü iyi hatırlamaktan geçiyor.

Şimdi gelin, bu yazıdaki ciddi hataları sıralayalım;

1-1985 yılındaki 1 milyon lira ile 2015 yılındaki 1 milyon lirayı aynı görüp kıyaslayamazsınız. En basitinden, paranın zaman değeri diye bir şey vardır. Bahsettiğiniz yıl, 30 yıl öncesi. Tüm yıllar içinde ortalama yıllık faizi %10-12 arası kabul etseniz o paranın günümüzdeki değerinin 18 ile 30 milyon lira arasında bir değer olduğunu görmüş olursunuz. Bu durumda 2015 yılında 1 milyon lirayı sahip 86 bin kişi, 1985 verilerine göre ortalama bir karşılaştırma yaptığımız zaman 4777 ile 2866 kişiye denk geldiğini görürüz.

2-Yazıda 1985 yılındaki ihracatın 3-4 milyar dolar olduğu söyleniyor ama TÜİK verilerine baktığımızda, bu değerin 7 milyar 958 milyon dolar olduğunu görüyoruz. 2015 yıllık yapılan ihracat belli olmadığı için, yine TÜİK sitesinden 2014 yılındaki ihracat miktarına bakarsak 157 milyar 610 milyon dolar olduğunu görüyoruz. Nasıl o dönemdeki parayı, bu dönemdeki para ile doğrudan kıyaslamak anlamsız olduğu gibi bu ihracat rakamlarını da doğrudan kıyaslamak anlamsızdır. Yapılacak anlamlı yorumlardan birisi şu olabilir; ihracatın ithalatı karşılama oranı. Bu orana baktığımızda 1985 yılı %70,2 iken 2014 yılında ise %65,1’dir. Oran kıyaslamasına baktığımızda 1985 yılının 2014 yılından daha iyi olduğunu görüyoruz.

3-Son olarak bir ülkede 1 milyon liraya sahip olan insanların sayısının fazla olması ya da her yıl artması, ilk bakışta iyi gözükebilir ama ülkenin geneli için iyi bir şey değildir. Eğer bu paraya sahip bireylerin sayısı artarken, yoksulluk düşüyor ve iki ayrı uçtaki (zengin-fakir) insanlar arasında oran düşüyor ise o zaman iyidir diyebiliriz. Aksi halde; iki grup arasındaki skalanın genişlemesinden başka bir işe yaramaz.

Bu yazıyı neden yazdığımı gelirsek;

Sosyal medyada her gün gerçek olmayan birçok haberin yayımlanması ve çoğu insanın hiç düşünmeden, kaynak görmeden paylaşım yapması; insanların düşünmemesine, araştırma yapmamasına ve bir bakıma oturduğu yerden her konuda ahkam kesmesine sebep oluyor. Herkes iyi bildiği konularda, hakikati ortaya çıkarmak, iyi bir şeyler üretmek, düşünmek, emek vermek, ülkesi için çaba göstermek ve ilkeleri uğruna yaşaması gerekirken; çıkarı uğruna yaşayanların artığını görüyoruz. Ömer Ekinci’nin öyle bir karakter olduğunu söylemiyorum. Aksine ülkesi için emek vermeyi en çok isteyenlerden birisidir. Köşe yazarlığı yaptığı bir gazetede okuyanların gerçeği görmelerine ışık olması açısından; daha sorumlu olmaya davet ediyorum. Bunun haricinden, bu yazının siyaset ya da vb. herhangi bir ideolojik tarafgirlikle de ilgisi yoktur.

Read Full Post »

Dersine girmekte olduğum önlisans öğrencilerimden Ali, arada bir yanıma gelip, tavsiye anlamında birkaç fikir aldıktan sonra; ”Hocam bu yılın sonundaki DGS sınavında iyi bir puan alarak Boğaziçi Üniversitesi’ni kazanacağım’‘ deyip yanımdan ayrılırdı. İfadeleri kullanan öğrenci, derslerinde hem başarılı hem de saygılı biriydi. Fakat bir hatası vardı; işini yapmak yerine kendisini övmeyi çok severdi. Bunun farkında olmadığı kanaatinde değilim, farkındaydı. Fakat yine de yapardı. Boğaziçi mevzusu açıldığı her anda, ben o konuya hiç girmeyip, düzenli çalışmanın gerekliliğini vurgulamaya çalışırdım. Çünkü biliyordum ki yeterli çalışmayı yapmazsa kazanması mümkün değildi. Yıl içerisinde sınava yeterli çalışmayan ve belirli bir düzen içerisinde çalışmayı ihmal eden bu öğrencim; girmiş olduğu DGS sınavı sonucu, düşük bir puan alarak vasat bir üniversiteye yerleşti. Çoğu arkadaşına göre belki iyi bir sonuç elde etmişti ama bana göre kaybetmişti.

kendini övmek

Anadolu’nun farklı bir ilinden üniversiteye kaydını yapan Fatih adlı öğrencim, ilk derslerden kendini ön plana çıkarmak için, üst sınıfından arkadaşlar edinip geçen yılın ders notlarını almıştı. Derse girdiğim ilk gün öğrencilerle tanışırken şöyle bir ifade kullandı: ”Hocam, ben, bizim sınıftan kimseyle arkadaş olmayacağım, ikinci sınıftaki arkadaşlarla tanışıp onlarla vakit geçireceğim, bu bölümü de çok ders çalışıp birinci olarak bitireceğim”. Bu bakış açısının bir kısmının hatalı olduğunu anlatmaya çalışsam da çabalarım sonuç vermedi. Sonra derse devam ederken, üst sınıftan almış olduğu notları okumuş olmanın verdiği keyifle, sorduğum birkaç soruya büyük bir heyecanla cevap verip, her cevaptan sonra yüzü gülümseyip, arkadaşlarına bakarak bu başarısını kendince kutlama içerisindeydi. Sonradan öğrenciyi yanıma alıp uzun uzun konuştuğum halde, derste söylemiş olduğu sözlerin hiçbirisini tutamadığı gibi, dersleri çok önemsemeyen rahat bir tavır içerisinde ilk birkaç haftasını geçirdi. Bir ay geçmeden de okulu bırakıp gitti.

Aklıma ne zaman bu iki olay gelse, kendime hep şunları söylerim: Düzenli yaşama ilkesi edinmeyen, işini yapmadan ön planda olmaya çalışan insanlar aslında hep kendilerine zarar veriyorlar. Çünkü kendileriyle savaş halinde olduklarının farkında değiller. Kazanmak için kendileriyle barışmaları gerekir. O yüzden bazı madenler gibi çabuk ısınıp çabuk soğumak yerine, söylemlerimiz ve davranışlarımızla daha gerçekçi olursak; inanıyorum hep beraber daha iyi sonuçlar alacağız.

Not: İsimler gerçek değildir.

Read Full Post »

Twitter’da ‘Bill Gates’ten gençlere 12 öneri’ adlı bir paylaşım gördüm. Okuduktan sonra önemli gördüğüm üç tanesi hakkında bir şeyler yazmak istedim.

Hayat adil değil, buna alışsan iyi olur.

Herkes kendi geçmişine ve şuanki hayatına bakarsa, etrafındaki insanların birçoğunun bizlerden farklı bir hayat sürdüklerini görecektir. Kimi daha iyi şartlara sahipken, kimisi ise daha kötü şartlardadır. Bunu herkes bildiği halde, sürekli bundan dem vurup bu bahanenin üstüne gidilmesini anlamak cidden akıl kârı değil. Başka hayatları göstererek daha iyi bir hayata kavuşulamayacağı gibi, sonucun değişmeyeceğini bile bile hem kendi gündemini hem de başkalarının gündemini meşgul edip zamanlarını çalmanın da bir anlamı yok. Etrafınızda böyle davranan insanlar varsa onları da kırmadan konuyu kapatın.

adil

Çakılıp kaldığınızda bu ailenizin suçu değildir. Hata yaptığınızda sızlanmak yerine, onlardan ders alın.

Sızlanmak hayatımızın bir parçası. Kötü sonuçları başkalarına mal etmek kendimizle yüzleşemememizden kaynaklanıyor. Kendi ailesinin yaşamış olduğu sıkıntıları bildiği halde, kendi ailesine karşı öfke duyan çok insan gördüm. Hem arkadaşlarım arasında hem de öğrencilerim arasında. Bu öfkenin yerine; lütfen, anlayışı, empatiyi koyun. Emin olun, o zaman daha iyi olacak.

Okulunuzda da kazananlarla ve kaybedenlerle karşılaştınız. Gerçek hayattaki karşılaşmalar böyle olmayacak. Kimi okullarda sınıfta kalan öğrenciye defalarca yeni fırsatlar verilir dersini geçmesi için. Ancak gerçek hayatta durum böyle değildir.

Özellikle üniversite öğrencilerin çoğu işini ilk safhada bitirmek yerine, farkında olmadan ya da bilinçli bir şekilde kendisine iş yükü olacak birçok şeyi tecrübe eder. Zeki davranıp üniversite yıllarını çok iyi bir şekilde geçirme fırsatı varken, bunların hiçbirini yapmayarak iyi bir iş, güzel bir hayat bekler. Sonuç olarak beklediğini alamaz. Çünkü, fırsat, anlamı itibariyle sürekli gelen bir şey değildir. Üniversite yıllarında sistemin getirdiği avantaj, üniversiteyi bitirdikten sonraki süreçte mümkün olmayacaktır. Bir sınavı telafi etme hakkınız vardır ama bir iş mülakatını kaybederseniz ikinci defa girme şansınız yoktur.

Read Full Post »

Bir düşüncenin kabulü, ispat gücüyle orantılı. İspat ancak söyleneni tarafından yazılıp, kabul görüp gönüllere girdiğinde; biz de ismi kulağa hoş gelen bir sözcük arıyoruz. Makul olanı ‘hediye’ olsun. Nahoşluk arar mı tanımında bilinmez, barındırır mı hiçlik olgusunun anlık tebessümlerini. Tebessüm oluştu yüzünde der gibi kısa süreli bir fiil mi bu? Makul olanı anlatmak için Ali Ural söz istiyor, okurken düşünüyoruz:

”Unutmaktan korktuğu için hediye alan biriyle karşılaşacağına ihtimal vermediğinden ne söyleyeceğini bilemedi eylemci. Ceza sahasına giren bir golcüyü engellemenin en garantili yolu çelme takmaktı.

Unutulmaktan korkan insanların hıncahınç doldurduğu hediyelik eşya mağazalarından birine girip, “Ey korkaklar” diye başladı söze, “korkunun ecele faydası yoktur!”

Bir uğultu kopmadı mağazada, çünkü kelimeler alışveriş yapanların kulaklarına değmeden konfetiler gibi yağdı yere. Müşteriler bu siyah kelimeleri rengârenk gördüler ve mağazanın bir sürprizi olarak alkışladılar.” /Leyla’yı Hatırlatan Bir Şey

Gerçek olanı gerçek olmayanda bulup aldığımız zamanlar. Söylediğimiz sözlere inanmayıp ortalığa saçarken çok mutlu olduğumuz zamanlar. Asıl değerli olanı hepimizin bildiği ama uygulamada göremediğimiz zamanlar.

Okumayı seviyoruz. Okurken öğrenme düşüncesini çok önemsemiyoruz. Önemli olan sayfa sayıları. Steven Spielberg’in yönettiği Lincoln filminde: ‘Okuduklarımdan çok azı kafama girebildi ama… Ama bir kere öğrenilen unutulmuyor.’ diyor Lincoln. Evet okuyanların sorunu. Unutulmayan şey öğrenmek. Gerisi maziye atılmış bir yığın. Şikayet dolu bakışlar etrafa saçıyoruz. Olması gerekeni detaylı cümlelerle tarif ediyor, bir adım geriye atamıyoruz. Kendimizi hep o öğrenmiş kısımda gördüğümüzden beri, mutsuzluk tohumunu ruhumuzda yeşerttiğimizin farkında hiç olamadık.

Yeme-içme, uyuma behimi hislerini uyandırmada İbrahim Hakkı Hazretleri devreye giriyor:

“Az ye, az uyu, hayrete var, fani ol andan. Bul cân-ı beka ol âna mihman gecelerde”  diyerek meseleyi anlamada kulağımıza fısıldıyor.

Evet son olarak hangi ruh halinde olmamızı nefis bir şekilde özetliyor Leyla İpekçi: ”Bazen insan, bakışlarını genişleten pencereden de seyredebilir sonbaharı. Senin parfüm kokan ellerin benim pıhtılaşmamış yaralarıma değmiyorsa… Komşunun mazlumiyeti senin vücudunda bir kıymık kadar sızıyla yankılamıyorsa… Senin gibi olmama gayretidir artık direnişim.”/Koltuk Benimle Konuşuyor

Read Full Post »

Older Posts »

%d blogcu bunu beğendi: