Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Kitaplar’ Category

Kitap Sürprizi

Twitter üzerinden tanıştığım güzel insan Fırat Demirel bana bir sürpriz yaptı. İstanbul’dan Erzurum’a hediye bir kitap gönderdi. Beni en çok mutlu eden hediyelerden biri oldu.

Kendisiyle yüzyüze tanışma fırsatımız olmadı (umarım en kısa zamanda olur); ama hayata bakışı, düşünceleri, samimiyeti uzun zamandan beridir tanıdığım bir dost hissi veriyordu.

Düşünce dünyamın gelişmesinde böylesi iyi insanlarla karşılaştığım için her zaman şükrediyorum.

Kendisine bu yazı vesilesiyle çok teşekkür ediyorum 🙂

Kendini Aramak - İhsan Fazlıoğlu

Reklamlar

Read Full Post »

Hakan Şenbir‘in Kentlerin Kraliçesi adlı kitabında çok hoşuma giden birkaç şiir oldu. İkisini bloguma yazmak istedim. Kitap şiir kitabı değil, yanlış anlaşılmasın. İki zamanlı aşk hikayesi. Ayrıntılı bilgi için. (1)

Screen Shot 2014-11-20 at 21.14.24

Kitapların kıymetini bilmek istiyorsanız bu dizelere kulak verin.

”Bütün kitapları yutmak istiyorum /Saldırmak /Bir aç kurt gibi raflara /Karışmak istiyorum /Sayfaların arasında kayıplara

Kayıklara koşmak istiyorum /Kitapların içindeki kayıklara /Açılmak /Sayfalar denizine /Ve yetişmek /Kayıkların içindeki ayıklara

Kayıplara karışmak istiyorum /Ben bütün kitapları bitirene kadar kayıplara /Açılmak /Sayfaların içindeki kayıklarla /Konuşmak /Kayıkların içindeki ayıklarla ”

Aşk karşısında mısralar sular seller gibi akar. Bedri’nin Katina’ya yazdığı şiirin bir bölümü.

”Umrumda bile değil senin ne düşündüğün /Bana kızıla çalan siyah saçların lazım /Sehpaya dimdik giden partizan kız gibi yürüyüşün /Başımın üstünde /At kılına bağlı Demokles kılıcı gibi duruşun lazım

Sinirleniyormuşsun /Beni hiç ilgilendirmiyor /Benim sana sevgilim demem lazım /İhtilallere gebe zifiri bir sabahta sırra kadem basmışsın /Umrumda değil /Benim seninle /Yatağımız toplumun bütün mancınıklarıyla eprimişken /Sevişmem lazım

Görüyorsun sevgilim /Nerede olduğun /Ne yaptığın /Hatta kim olduğun bile /Beni zerre kadar ilgilendirmiyor /Sen benim /Şiirlerime girmek zorunda olan kadınsın /Sen bana /Şiirlerimde lazımsın”

 

 

Read Full Post »

İlk yazıda Sabri Ülker’in ailesinin Kırım’dan Türkiye’ye geliş sürecini yazmıştım. Bu yazıda Sabri Ülker’i daha yakından tanımaya çalışacağız.

Sabri Bey yardım etmeyi severdi, reklam etmeyi değil.

‘Birisine yardım yaparken, o yardımı bir başka kişiye açıklamayın. Ancak yardımı alan kişi açıklarsa ona karışmayın.’

Oğlu Murat Ülker, yardımın bir ölçüde duyurulması gerektiği kanaatini de taşıyordu. Çünkü duyulsun ki teşvik olsun diye düşünürdü.

Girişimciydi. Aile bütçesine katkı sunardı.

Annesinin yaptığı tatlı ve kurabiyeleri yakınlarındaki tren istasyonuna getirip satardı. Trene binip Sirkeci’ye geçerek bu sefer orada da satmaya başlamış.

Ticareti küçük yaşlarda keşfetmişti.

Henüz 9-10 yaşlarındayken köylülerden yumurta toplar, satar ve ailesinin bütçesine katkıda bulunurdu. Yazları abisinin yanında çalıştı. Evlerinin bulunduğu Kadırga semtinde karpuz ticareti yaptı.

Çok sıkıntı çekti. 1929 Kırım’dan Türkiye’ye geliş ve iş hayatına atılışına kadar geçen süreyi mahrumiyet yılları olarak tanımlamıştı. Onun izlemiş olduğu yolun tarifini, Lübnanlı ünlü şair ve yazar Halil Cibran’ın şu sözlerinde bulabiliriz.

Doğru yol; sıradan insanların gittiği yol değildir; düşünen, öz akıl sahiplerinin yoludur.

Bilgiye bakışı ‘İlim Çin’de de olsa gidip alınız.’ hadisindeki gibiydi.

Zorluklara karşı tepki vermek yerine, uyum göstermeye daha çok dikkat ediyordu.

Komşusunun aldığı ayakkabı bol gelince Sabri’ye gönderdiler, Bilecik’te ilk senesinde(ortaokul) o ayakkabıyı giydi. 43 numara. Kimse gülmemişti.

Anadolu’yu yaşamıştı. Bilecik’ten sonra Kütahya’da 3 yıl lise eğitimi aldı. 1937-40.

İnce düşünen birisiydi. Ona ait olmayan bir şeye el uzatmazdı.

Arkadaşları bir bahçeden kiraz toplayıp ona da ikram ederken o yemedi.

Başarmak için disiplinli olmayı ilke edinirdi. Küçükken hayal ettiği mesleklerin temelinde disiplin vardı. İş hayatında da öyle oldu.

Sabri Ülker gençlik yıllarında akademisyen, vali, kaymakam olmayı arzu edermiş.

Vefakar bir insandı kendisi. Okumuş olduğu lisenin isteklerini geri çevirmezdi.

Kütahya Lisesi’ne lisan laboratuvarı armağan etti. Bilgisayarlar hemen değiştirildi. 60 adet bilgisayar gönderdi.

Oğlu Murat Ülker de aynı yolda.

Ülkesine çok bağlı, sevgiyle dolu bir kişiydi. Liberal görüşleri vardı ama görüşlerini hiç kimseye dayatmazdı. Gençlerden istekleri şu yöndeydi.

Gençlerimiz, Türkiye’mizin kıymetini bilmeli ve hatta zamanımızın ilerisinde olarak, bayrağımızı hep zirveye taşımak için çalışmalıdırlar.

Ailesine karşı çok düşkündü. Kibar biriydi.

Arabayla bir yere gitmeye hazırlanırken, önce annemi ve bizleri bindirip, kapılarımızı kapattıktan sonra direksiyon başına geçerdi.

Zamanı iyi kullanmayı çok önemserdi. Sabahın saat 5.30′ unda kalkardı.

Eğer iş sahibi olmak istiyorsanız, makinenin sesini, çalışandan önce duymanız gerekir.

Hatayı affeder miydi?

İşini suistimal ediyorsa, etrafındaki insanları meşgul ediyorsa, onları himaye etmiyorsa affetmem.

En önemli özelliklerinden birisi, iş takibiydi. Sabırlı biriydi.

Fransa imparatoru Napolyon: Yenile yenile, yenmeyi öğrendim.

Titizdi. Bazı hassasiyetleri vardı.Ciddi ve inançlı biriydi.

Bisküvi çok uzun zaman kalınca bozulur, bozulmaması için domuz yağı kullanılır. Vallahi fabrikayı kapatırım, yine de ürünlerime domuz yağı koymam.

Kararlı bir yapıya sahipti. Netti.

Sabri Bey işi zamana terk etmez. Yani ilişkinin veya işin kötüye gittiğini hissettiği an, kişisel çabalarıyla bir sonuç alamazsa, meseleyi orada bitirir.

Sabri Bey fabrikayı tek başına yönetirdi. Fabrikanın sahibiydi ama memur gibi çalışırdı.

Yöneticiler ve şoförlerin bordrolarını düzenlerdi. Ve nihayet, fabrikaya gelen telefonlara cevap verirdi.

Bazen mesajını dolaylı verirdi.

Bana öyle yüksek notlar getirmene gerek yok. Senin bunları öğrenmen yeterli, ama öğrenince zaten iyi not alırsın derdi oğlu Murat Ülker’e.

Mutluluk tarifi farklıydı.

Herkes aklı kadar mesut olur.

Şirketleri şöyle yönetirdi.

Kartal gibi olacaksın, tepeden aşağıya bakacaksın, şirketleri oradan izleyeceksin.

İşi ehline verirdi.

Ben reklamcının zihniyetine bakmam, mahsülüne bakarım.

Abartmayı sevmezdi.

Konuşmalarında hiç aferin, bravo gibi sözler işitmedim.

Başarının temelini şöyle tarif ediyordu.

Bıkmadan çalışma, dürüst çalışma, kaliteli çalışma, tanıtma.

Kendi ürünlerinin reklamlarında kırmızı çizgileri vardı.

Çocuk istismarı, seks istismarı, abartılı ürünler. Yasak demezdi bunu yapmayalım derdi.

Müşteri hassasiyeti vardı.

Mersinden şikayet mektubu geldi, otobüse binip gitti, sorunu çözdükten hemen sonra geri geldi.

Hiç hayıflanmazdı.

Tüh, tüh bu olmadı, tüh şu işi kaçırdık, tüh para kaybettik dediği hiç görülmemiştir.

Korkuları vardı.

Sakın ola ki beni kul hakkıyla karşı karşıya bırakmayın.

Önemli uyarılarından biri şuydu.

Dostunu iyi seç, hayatında çok önemli bir kilometre taşı olabilir.

Farklı görüşteki birçok insan tarafından takdir edilmişti. Yılmaz Özdil bunlardan biriydi.

Yönetim konusunda iki altın kuralı vardı.

İşinin ehli düzgün insanlarla çalış. Daima bir b planınız olsun.

Sonuç almaya odaklı biriydi. Yenilikçi ve ileri görüşlü. Yetersiz olan kişiye karşı korumacı tavır sergilemezdi. Ancak, vazifesini yapanı da sonuna kadar en iyi şekilde değerlendirirdi. Yaşayarak öğretenlerdendi. Kin, nefret ve intikam duygusundan uzak, insana değer veren bir düşünce yapısına sahipti. Kendisine duyulan saygıdan dolayı otoritesi vardı. Her şeyi not tutardı. Yaptığınız işin ya satıcısı ya da müşterisi olun derdi. Hesaplanabilir risk alırdı.

Yolculuğuna 3 kişiyle başladı. Şuan; 5 kıta 41 bin çalışan.

16 eylül 1920 Kırım’da dünyaya geldi.

12 Haziran 2012 de vefat etti.

2012 yılında firma 70 yaşındaydı kendisi de 92.

Read Full Post »

Kitabın adı: Sabri Ülker’in Hayat Hikayesi

Yazarı: Hulusi Turgut

Yayınevi: Doğan Kitap

Sayfa Sayısı: 710

İnsanların kişisel hayatlarını anlatan otobiyografik kitapları çok severim. Çünkü size büyük bir perspektif sunuyor. Belkide tecrübeyle öğrenmeniz gereken şeyleri ya da üniversite okurken aldığınız derslerin uygulamadaki yaşanmışlıkları bu kitaplar aracılığıyla çok keyifli ve hızlı bir şekilde öğrenilebiliyor. Bunun yanı sıra bir tarih seyri içerisinde olayların akışını izleme fırsatı yakalıyor, yer yer kendinizi olayların içerisinde buluyorsunuz.

Sabri Ülker’in hayat hikayesi de bir bakıma size bu duyguların hepsini yaşatıyor. Kendi adıma birçok şey öğrendim. Kitabı okurken epeyi not tuttum. Bir kısmını kendi anlatımım dahilinde paylaşmaya çalışacağım.

1920 yılında Kırım’da doğan Sabri Ülker’in,  ailesiyle yaşamış oldukları tam bir trajedi. Bu trajedinin büyük bir kısmını babası Hacı İslam Efendi yaşadı desek daha doğru olur. Çarlık rejiminin yıkıldığı Bolşevik Komünizm rejiminin geldiği Sovyetler Birliği’nde Kırım’ın etkilenmemesi mümkün değildi.

Kırım dediğimiz yer Kıbrıs’ın iki katı büyüklüğünde bir yer. Karadenizin bazı yerlerinden Kırım’ı görmek mümkün. Önemli bir yer yani. Düşünün Fatih Sultan Mehmet’in 1453 yılında İstanbul’u fethettikten sonra ‘Kırım İstanbul’un kapısıdır’ ifadesini kullanıyor.

Dünyaca ünlü Rus yazar Anton Çehov 1899-1904 yılları arasında Kırım’da yaşamış. Rus şair ve yazar Aleksandr Sergeyeviç Puşkin Kırım’daki bir çeşmeden etkilenip ‘Bahçesaray Çeşmesi’ adını verdiği ünlü şirini orada kaleme almıştır. Kırım tabiatından esinlenen bir başka sanatçı Ermeni asıllı ünlü ressam Ayvazovski. 5000’den fazla eseri var. İstanbul’da önemli saray ve müzelerde 30’a yakın eseri bulunuyor.

Kırım’ın şuanki nüfusu 2 milyon civarında. Bunların yaklaşık %60’ını sonradan gelen Ruslar oluşturuyor. Kırım Tatarları ise %12’lik bir orana sahip.

Son zamanlarda Ukrayna’da çıkan karışıklıklar sonrası ismini çok duyduğumuz Mustafa Kırımoğlu‘nun, 1943-1986 yılları arasındaki zorlu 43 yıllık hayatının 15 yılını, hapishane ve sürgünlerde geçirdiğini bu kitap vesilesiyle öğrendim. Cumhurbaşkanı Gül tarafından kendisine Cumhuriyet Nişanı verilmesi bir bakıma mutluluk verici.

Sabri Ülker’in babası Hacı İslam Efendi 1910’lu yıllarda eğitim için geldiği İstanbul’da, Balkan Savaşları nedeniyle 1913 yılında terk etmek zorunda kalıyor. Tabi kader onu ve beraberinde ailesini, tekrar bu topraklara geri çekecekti. Kırım’dan ayrılış 16 yıl sonra yani 1929 yılında gerçekleşiyordu.

Balkan Savaşları derken önemli birkaç bilgi verelim. Bu savaş sırasında Türk ve Müslüman 600 bin kişi vahşiçe katledildi. 900 bin kişi ağır şartlarda bölgeden kaçıp Anadolu’ya sığındı. 500 yıl boyunca Türkler’in egemenliği altında kalan yer sadece 5 ayda kaybedildi.

Hacı İslam Efendi Kırım’a ailesinin yanına döndükten bir süre sonra, Çarlık rejimi yıkılıp Bolşevik Komünizm rejimi gelince sıkıntılarda üst üste geldi. Bölge yerlerinde yeni rejim kuralları geçerli olurken, Kırım’da da ilk uygulamalar hayata geçmişti. Acımasızca, vahşice insanın kanını donduran hikayeler vardı.

sabri ülker

Sabri Ülker’in ablası Sıdıka Hanım o dönemi anlatırken diyor ki; ”İnsanlar aç kalırken toprağı kazıp bitki kökü arıyordu. Aç insanın önce karnı şişiyor sonra ölüyordu. Çaresiz bir kadının çocuğunu pişirdiğini gördüm. Psikoloji altüst. Daha sonra askerler alıp götürmüştü.”

‘Müslüman din adamlarını evlerinden alıp makineli tüfeklerle ya da işkence yuvalarında öldürüyorlardı. Ve bunu yapanlar özbeöz Türk komşularımızdı. Hacı İslam Efendi’yi götürenlerin başında bir talebesi varmış. Dolayısıyla efendi babamız bu talebesi sayesinde kurtulmuş.”

Tahta malzemeyle yapılmış tarihi Galata Köprüsü’nün yerine Alman MAN firması tarafından 2 yılda imal edilen çelik iskeletli yeni köprü, 1930 yılına kadar paralı olacaktı. 1912 de yapıldı. Geçiş ücretine mururiye denirdi. O köprüden geçmeyi ‘özgürlük ve kurtuluş’ simgesi olarak görüyordu İslam Efendi.  Ailesini kurtarmak, özgürlüklerine kavuşmak tek dileğiydi.

Hacı İslam Efendi’nin şu özdeyişi onu çok iyi anlatıyordu: ‘Büyük adamın iki kalbi vardır; birisi acı çeker, birisi ümit eder’.

Bu ailenin yaşamış olduklarını şair Lamartine ‘her aile bir tarihtir, hatta okumasını bilene göre, bir destandır’ sözleriyle çok iyi bir şekilde açıklıyordu.

Bu aile Anadolu topraklarına gelme hayali kurarken, 1919-1922 yılları arasında 1. Dünya Savaşı gerçekleşiyordu. Türkiye’deki okuryazarlık oranı %11’di. Kamu kuruluşlarında görevli doktor sayısı 1000 civarındaydı. 13.000 bin kişiye bir doktor düşüyordu. Savaş sonucunda 400 bin şehit vermiş bir toplum, bunun yanı sıra hasta, kaçak ve kayıp asker sayısı ise 1 milyon 600 bin civarına yaklaşıyordu.

Hacı İslam ailesi Rusya’dan kaçma hayalleri kurarken düşünceleri şu yöndeydi; ”1492 de İspanyol Engizisyonu’ndan kaçan Yahudiler’e kapılarını açan tek ülke Türkiye’dir. 1920 lerde bizi geri çevirmeyecektir.” Bekledikleri gibi de oldu.

Anadolu nüfusunun 14 milyon civarı olduğu, halkın çoğunun köylerde yaşadığı 1929 yılında Hacı İslam ailesine bir umut doğuyordu. 56 yaşındaki bu güçlü adam ailesini Kırım’dan Türkiye’ye getirdi. Daha öncesinde orta ve yükseköğrenimini İstanbul’da yapıp bir süre Trakyada yaşayan Hacı İslam Efendi, 1917 Bolşevik İhtilali’yle her ne kadar düzeni bozulsada 1929’da artık Türkiye’deydi.

Gelirken yanında eşi ve üç çocuğu vardı. En küçük çocuğu daha 10 yaşındaydı. Adı Sabri’ydi.

Not: Bu yazı vivaHiba.com sitesinde 15.10.2014 tarihinde yayınlanmıştır.

Read Full Post »

Eski Romalı bilginlerin Söz uçar, yazı kalır’ felsefesini kanıtlamak istercesine geride kalmadı onu anlatan birkaç kitabı. Klavye harfleri üzerinden yazılan sözcükleri, o belki de 1900’lü yılların ilk iki çeyreğinde, masa başına oturarak mürekkep hokkasına batırılmış tüylü ucu ya da sivriltilmiş tahta kalemi eşliğinde yazmalıydı. Yazmadı bir tarih şahitliğinde gözünün önünden geçenleri. Bir duruşu kalemiyle değil yaşayışıyla duyurdu etrafına.

Ölümünün sonuna kadar kestirmeyeceği sakalı ile etrafına ve tarihe ismini Sakallı Celal olarak kazıtmış biri. Aziz Augustin İtiraflar’ında : ‘İnsanlar en yüce mucize olan kendilerini görmeksizin geçip giderler’ sözünün aksine Sokrates’in ‘Kendini ara’ cümlesine daha uyumlu biriydi.

Nevi şahsına münhasır dedikleri bir kişiliğe sahipti. Kültürlü ve bilgili bir insandı. Çok kişiyi tanır ama az insana değer verirdi. Muniş bakışlı, dokunaklı zekası, tatlı sesiyle çevresinde sürekli bir hayranlık uyandırırdı. Fikir bağımsızlığı, şahsi hürriyeti konularında asla taviz vermezdi. Çok sempatik ve sevecendi.

Galatasaray Lisesi mezunuydu. Aristokrasi ile arası hiçbir zaman iyi olmadı. Sırf bu yüzden yeni ya da pahalı şeyleri giymezdi. Kendisini beğenen, ukala, kaba insanlara karşı çok sertti.

Bazı tavırları tuhaf gibi gözüksede çevresi ve onu tanıyanlar bir süre sonra onu her haliyle severlerdi. Evinin yerini çoğu kişi bilmezdi. Bilenlerin sayısı çok azdı. Hatta bir keresinde evine ziyarete giden birisini, kapının ağzında çamaşır yıkıyorum, içeri alamam’ diyecek kadar ters bir adamdı. Çok titiz bir insandı. Yemek yerken etüvden geçmiş tabakları bile bir daha ateş üzerinden gezdirir ancak o zaman ikna olurdu. Suya karşı alerjisi olduğundan çok duş almazdı.

Sokak çöpçülerine verilen ücretin yetersizliğini protesto etmek için, Nişantaşı’nda, vali konağının önünü süpürecek kadar samimi bir insandı.

Onun oturduğu sofralarda sigara ve içki içilmezdi. Bir keresinde ayranına içki konulup sonrasında sarhoş olduğu için bu şakayı yapanlara karşı tepkisini ortaya koymuştu. Fakat bağnazlığa ve yobazlığa çok sinir olurdu. Din ile arası iyi değildi. İşini değiştirmek zorunda kaldığında bir arkadaşının ona ‘kader demeye dilim varmıyor’ deyince o da ‘o zaman deme, zaten kader diye bir şey yoktur’ cevabını verdi. Bilgiye, okumaya çok önem verdiğini şu sözleriyle anlamak mümkün : ‘Cennet ve cehennem hikayeleriyle yıkanmış beyin doğru düşünme yetisini kaybeder. Boş inançlara saplanıp kalır, gerçeklere ulaşamaz. Bir kez sakatlandıktan sonra beynimizi sağlığına kavuşturmak çok zordur. Ancak, çok okumakla, kültürümüzü genişletmek ve derinleştirmekle belki sağlanabilir.’

Fikre fikir ile karşılık verilmesi gerektiğini düşünürdü. Hiçbir kalıba girmeyen, paraya pula önem vermeyen biriydi. Kendisi usta iken yanında çalışan işçilere yardım ettiği için komünist olmakla suçlanıp zaman zaman polis tarafından evi basılırdı. Sosyal demokrat bir insandı.

Atatürk’e hayrandı ama yeri geldiğinde eleştiren bir tavrı vardı.

Melih Cevdet Anday’ın ‘O bir kahramandı’.

Akif’in ‘Yalnız yaşadım, kim, beni nereden bilecektir?’

Tevfik Fikretin Hak bellediğin bir yola yalnız gideceksin’

Yunus Emre’nin ‘Ölür ise ten ölür / Canlar ölesi değil’

Haldun Taner’in ‘Yeteneğinin kağıt üzerinde kalmış bir belgesi bulunmayan’ sözlerinin onu çok iyi yansıtırcasına yazıldığını söyleyemek mümkün.

Evet o bu ülkenin yetiştirmiş olduğu bir filozoftu. Bilinmeyen bir filozoftu. Onun yakın arkadaşları arasında Yusuf Ziya Ortaç, Ahmet Haşim, “öğrencim” de dediği Nazım Hikmet, Ordinaryüs Matematik Profesörü Ali Yar, Haldun Taner ve Ali Sami Yen; çevresindekiler arasında Nurullah Ataç, Kazım Taşkent gibi çeşitli isimler ile Melih Cevdet Anday, Orhan Veli gibi pek çok şair ve yazar vardı.

Orhan Karaveli büyük bir emek vererek onun hayatını, bilinmeyenleri bize tanıtmak için ‘Sakallı Celal’ adlı güzel bir kitap yazmış. Bazen kendi ideolojisi çerçevesinde bazı söylemleri kitapta çok hoş gözükmesede; genel anlamda iyi yazılmış bir biyografik roman. Sakallı Celal’i hepinizin tanıması vesilesiyle…

Read Full Post »

‘On bin yıl öncesinin insanı için uzay yolculuğu bir sorun değil, bir gerçekti. Bunun ispatı karanlık geçmişte tanrıların bıraktıkları ve bugün anlamını çözmeye çalıştığımız sayısız izdir…’

Üstteki cümle bu kitabın tanıtımında kullanılan arka kapak yazısı.

Cümleden de yola çıkarak yazarın savunmaya çalıştığı düşünceyi rahatlıkla anlayabiliyoruz. Yazarın kitabını okurken, büyük bir araştırma yapılarak kitabın tamamlandığını ve yazarın farklı görüşlerdeki insanların eski zamanlarda ulaştıkları bilgileri, kaynak göstererek kendi subjektif görüşlerini ispatlama yoluna gittiğini görüyoruz.
Erich Von Daniken
Mısır’daki Keops Piramidi’nden tutun da Piri Reis’in çizdiği haritalara, İnka Medeniyeti’nden tutun da Mayalar’ın kullandığı takvimlere gibi konular hakkında hipotezler öne sürerek, insana farklı bir bakış açısı kazandırmaya çalışıp; bundan yıllar öncesinde uzaylıların yaşadığını ispatlama yoluna gitmiştir.

Yazarın kaçırdığı birşey varki, düşüncesini savunurken ihtimalleri çok fazla kullanması; okuyucuya objektif bir yöntem kullanılmadığını gösteriyor.

Eserin ortaya konulduğu dönemde aşırı ilgi uyandırıp, milyonlar satması ve özellikle ülkemizde de fazla ilgi görmesi; insanların kitap içerisinde geçen uzay kavramının veya uzaylıların somut olarak medya ve günlük hayatta güçlenmesine ön ayak olduklarını söyleyebiliriz.

Kitapta çok fazla sayısal bilgi ve yorumlanması çok zor olan birçok kavram var, kitabı okurken her an kopabilirsiniz, bağlantıları kurmakta zorlanabilirsiniz.

Daha öncesinden duymadığınız, bazı noktalarda sebep-sonuç ilişkisi kurarken zorlanacağınız ve bazı sonuçların size çok saçma gelebileceği ihtimallerini gözönüne alarak; ilgi alanınız önceliği karşılığında kitabı temin edip okuyabilirsiniz. Tavsiye ederim.

Read Full Post »

Thomas Friedman’ın kitaplarını okuduğunuz zaman farkını hemen ortaya koyuyor. Bana göre tartışılmaz dünyanın en iyi yazarlarından biri. Olayları yorumlaması,ileriyi görüp çok keskin hatlarla belirtmesi, yapılacakları çok rahat bir şekilde sıralayabilmesi şüphesiz ne kadar entellektüel olduğunu gösterir.

Sıcak,Düz ve Kalabalık’ta yazar Thomas Friedman, Küreselleşmenin Geleceği ve Dünya Düzdür gibi tüm dünyada çok satan kitaplarında farklı açılardan baktığı küreselleşme olgusuna bu sefer küresel ısınma ve küresel geleceğimiz açısından etkileri perspektifinden bakmaktadır.

Kitaptan tuttuğum notlar;

Sadece teröre karşı savaş değil, kazanmamız gereken daha çok şey var. Katkıda bulunmamız gereken çok şey var. Ama sadece 11 Eylülden sonra değil, son otuz yıldır politikalarımızda ve mizacımızda meydana gelen değişiklikler odak noktamızda kırılma yarattı ve isteklerimizi bireyselleştirdi. Ülke olarak ulusal çıkarlarımızı, kamusal alanlarımızı ve uzun vademizi daha az düşünüyor gibiyiz. Günün yöntemi, hala şu ” Ne zaman istersek, o zaman başlarız”.

Büyük ve zorlu bir meseleyle ilgilenirken Amerika’nın dikkatini bir noktaya toplayıp bunu devam ettirmek konusundaki eksikliğine, enerji krizlerindeki tavrımızdan daha iyi bir örnek düşünemiyorum. 1973-74 Arap petrol ambargosunun hemen ardından Avrupalılar ve Japonlar benzin üzerine koydukları vergileri artırdılar. Japonlar ayrıca enerji verimliliği üzerine bir program başlattılar. Fransa, devlet projesi olarak ağırlıklı biçimde nükleer enerjiye yatırım yaptı ve günümüzde elektriğin yüzde 78’ini nükleer santrallerde üreterek ve çıkan atığın büyük kısmını tekrar işleyip enerjiye dönüştürerek bunun sonucunu aldı. Gelişmekte olan ülkeler arasındaki Brezilya bile ithal petrole bağımlılığını azaltmak amacıyla şeker kamışından etanol üretmek için ulusal bir program başlattı. Bugün Brezilya, yurtiçi petrol üretimi ve etanol endüstrisi sayesinde ham petrol ithal etmek zorunda değil.

Paul Valery ” Bizim zamanımızın sorunu, geleceğin eskiden olduğu gibi olmamasıdır”.

Enerji uzmanı ve Craniege Endowment’ta misafir öğretim görevlisi David Rothkopf ”Yeşil, sadece elektrik üretmenin yeni biçimi değildir. Ulusal güç üretmenin de yeni biçimidir.Nokta”.

Bir Çin atasözü şöyle diyor: ”Rüzgar yön değiştirdiğinde kimileri duvar örer, kimileri yeldeğirmeni yapar”.

Hem komünizm, hem de sosyalizm, hem tasarlanmaları itibariyle hem de getirdikleri itibariyle kısıtlamalar sistemleriydi. Tasarım açısından bakıldığında komünist yönetimler, büyüme için piyasa sisteminin yerine planlı bir ekonomik gelişme yöntemini koydular. Eski kızıl günlerde Moskova da esas olarak üç mağaza(et,süt,ekmek) vardı ve tek bir özel otomobil yoktu. Sonuç olarak enerji üretimi düşük bir toplumdu. Uygulama açısından bakıldığındaysa komünist ekonomiler rüşvetçi, etkin ve pek üretken olmayan ekonomilerdi ve bu halkın enerji tüketiminden kalori alımına kadar her şeyi kısıtlıyordu.

Asıl önemli olan şey, bütün yerel tüketimlerin toplamı olan toplam tüketim. Bu da yerel nüfus çarpı kişi başına yerel tüketim oranıdır. Gelişmiş ülkelerde yaşayan bir insanın kişi başına göreli tüketim oranı 32’dir. Dünyanın kalan 5.5 milyar insanı gelişmekte olan ülkeleri oluşturur ve göreli tüketim oranları, 32’den aşağı bir seviyeden başlayarak 1’e kadar iner.

Günün birinde diyor, McDonough, tüm aygıtlar (buzdolabı,televizyon,mikrodalga fırın, hatta otomobil bile) kiralanacak ve tekrar tekrar, beşikten mezara değil, beşikten beşiğe geri dönüştürülmek üzere üreticisine geri dönecek. Ancak bu yaklaşım versiyonlarından biri, düz bir dünyada ekonomik büyümeye yönelik yaşama şansı olan bir çözüm sunabilir.

Interacademy council ‘’yolu aydınlatmak’’ adlı raporu:

Oysa abd de kişi başına enerji tüketimi yılda 350 milyar jul, yani günde 230.000 kilokaloridir. Bunun anlamı, 100 insanın biyolojik ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek miktarda enerjiyi ortalama bir Amerikalının tüketmesidir. Hindistan ve Çin de bu oran Amerikadakinden 9-30 kat daha azdır.

Peşaver-Pakistan Darul uloom haggania en büyük medrese, 2800 öğrenci.1978 yılında yaklaşık 3000 medrese vardı bugün 30.000 bin tane vardır.

İslam, her zaman çeşitli biçimlerde uygulanmıştır. Modern çağda bu biçimlerde bazıları çağdaşlığa, Kuran’ın yeniden yorumlanmasına ve diğer inançlara hoşgörüye daha açıktır(Sufi İslamı veya Kahire,İstanbul,Kazablanka,Bağdat ve Şam’da hala görülen şehir merkezli,popülist İslam). İslamın(Suudi Arabistan’da iktidarda bulunan Vehhabi inaçlı hanedan gibi) Selefiye hareketi gibi bazı kollarınınsa en saf köklerine dönülmesine ve Muhammed Peygamber zamanında uygulanan haline benzer, sert ve sade bir ‘’çöl İslamı’’ uygulanmasına inandığı söyleniyor. İslamın bu yorumu çağdaşlığa açık değildir. ‘’Selef üs-Salih’’ veya kısa haliyle ‘’Selef’’ terimi, Muhammed Peygamber’in yakınındakilere ve onları izleyen iki kuşağa verilen isimdir ki bu kişilerin İslamın en iyi biçimini uyguladığına inanılır. Bu köktenci yolu günümüzde izleyenlere Selefi denir.

El Kaide’nin tarihini anlattığı The Looming Tower adlı kitabında Wright şöyle diyor:

‘’Mescid-i Haram’a yapılan saldırı, çok canlı olan devrim beklentisi konusunda krallık ailesinin gözlerinin açmasını sağladı. Aile bu kanlı eylemden, kendini köktendincilerden korumasının tek yolunun onları güçlendirmekten geçtiği dersini çıkardı. Böylece hükümet destekli din koruma gönüllüleri, muttava, alışveriş merkezleri ve restoranlarda dolaşarak, namaz zamanı erkekleri camilere kadar izleyerek ve kadınların sokakta kurallara uygun örtünüp örtünmediğini denetleyerek ülkede ezici bir varlık kazandı.

Kendi ülkesinde vicdan özgürlüğünü kırıntısı bırakmayacak kadar temizlemekle yetinmeyen Suudi Hükümeti, mesajını bütün İslami dünyaya yaymaya soyunarak dini vergi(zekat) sayesinde eline geçen milyarlarca riyalle dünyanın her tarafında yüzlerce cami,okul ve medrese yaptırarak içlerini Vehhabi öğretmen ve imamlarla doldurdu. Sonuç olarak dünyadaki Müslüman nüfusun ancak yüzde 1’ini oluşturan Suudi Arabistan, İslamın diğer geleneklerini bastırarak bu dine ilişkin bütün harcamaların yüzde 90’ını karşılar hale geldi. Ülkede müzik yok oldu. Resim ve edebiyat sansür tarafından boğuldu; bu genç ülkede az olsa gelişip canlanma şansı bulunan entelektüel hayat, sindirildi. Doğal olarak da kapalı ve korku içindeki zihinleri paranoya ve fanatizm sardı.’’

Mısırlı akademisyen Mamoun Fandy’e göre;

‘’Bir, ‘Akdeniz İslamı’, bir de ‘Kızıl Deniz İslamı’ var. İslamın ağırlık merkezi bir gemicilik,ticaret ve karşılıklı etkileşim evreni olan Akdenize, Beyrut’un, İstanbul’un, İskenderiye’nin veya Endülüs’ün dünyasına doğru hareket ederse hem din, hem de cemaati daha kozmopolit,dışadönük,hoş ve kibar olur. Ama İslam, Kızıl Deniz’e, sert ve tecrit edilmiş çöle ve ham petrolün kaynağına doğru hareket ederse ürkek,içedönük ve yabancı düşmanı olur.’’

Profesyonel ekonomistler,doğal kaynak bolluğunun, bir ülkenin ekonomi ve siyaseti açısından kötü bir şey olabileceğini uzun süredir söylüyor. Bu olguya ‘’Hollanda hastalığı’’ veya ‘’kaynağın laneti’’ deniyor.Bu terim sanayinin gerilemesi gibi bir olgunun yaşanabileceğinin anlatan bir durumdur.

Berlin Duvarının yıkışının durdurulamaz bir serbest piyasa ve özgür halklar dalgasını ortaya çıkaracağını düşündük. 1989 sonrasında bütün dünyada serbest seçimlerin hızla yayılması, bu dalgayı somut hale getirdi. Ama o yıllar, petrol fiyatının varili 10-40 dolar arasında değiştiği bir döneme rastlamıştı. Petrol fiyatının 2000’li yılların başlarında 50-120 dolara çıkması, Rusya’dan Venezüella’ya,İran’dan,Sudan’a,Angola’dan Türkmenistan’a dek her yerde bir dalga yarattı(petrootoriterizm dalgası). Bu devletleri yöneten atanmış veya seçilmiş elitler, petrolden gelen bu beklenmedik zenginliği, iktidara iyice yerleşmek,muhaliflerini satın almak ve Berlin Duvarı sonrası özgürlüklere direnmek için kullandılar.

İşte bu yüzden yeşile dönmek ulusal güvenliğin olmazsa olmazı. Petrol zengini bir bölgede demokrasiyi yükseltmek isteyen ama son tahlilde petrol fiyatının düşmesine yol açabilecek yenilenebilir enerji alternatiflerini içermeyen herhangi bir Amerikan stratejisi, başarısız olmaya mahkumdur.

İklim değişimi inkarcıları, gittiği doktordan,’’sigarayı hemen bırakmazsan akciğer kanserinden ölme olasılığınız yüzde 90’’ teşhisini duyunca, ‘’doktor bey, demek yüzde yüz emin değilsiniz. O halde ben sigaraya devam ederim’’ diyen hastaya benziyor.

Eskiden madenciler kömür ocaklarına götürdükleri kafes içinde kanaryayı acil uyarı sistemi olarak kullanırlarmış. Metan ve karbon monoksit gazlarına çok duyarlı olan kanaryalar ötmeye devam ettiği sürece temiz hava geldiğini bilirlermiş. Kanarya öldüğünde hemen madenden çıkarlarmış.

Aslında enerji, Afrika’nın en büyük yetim çocuğu. İnsan merak ediyor, ışıkları yakmaya yetecek enerji yokken yoksulluk, HIV/AIDS, sağlıksız içme suyu ve sıtma yardımları Afrika’ya nasıl varacak? Dünya Bankasına göre Hollanda bugün tek başına, Güney Afrika hariç, Sahra-altı Afrika ülkelerinde üretilen elektrik kadar elektrik üretiyor:20 gigavat. Çin ,Güney Afrika hariç, Sahra-altındaki bulunan 47 ülkenin bir yılda sistemlerine eklediği kadar ilave elektriği,yaklaşık her iki haftada bir sistemine ekliyor.

Electronic Data Systems’in fütüristi Jeff Wacker,hep, inovasyonları yapanların,herkesin bildiğinin yüzde 99’unu bilen ve dolayısıyla da kimsenin bilmediği yüzde 1’i yaratabilecek insanlar olduğunu söyler.Eğer yüzde 99’u bilmiyorsanız veya ulaşamıyorsanız,kalan yüzde 1’i yaratabilecek zemininiz yok demektir. Yine herkesin bildiği yüzde 99’un bir kısmını yeniden yaratmanız,daha büyük olasılıktır.Eğer elektriği olmayan 1.6 milyar kişiye elektrik götürmek suretiyle dünyayı daha düz hale getirebilirsek tüm o beyinleri de herkesin bildiği yüzde 99’a bağlar ve kimsenin bilmediği yüzde 1 üzerine çok daha fazla kişinin çalışmasını sağlamış oluruz.Wacker, ‘’İşte her yerde inovasyonların olacağı an, o andır.’’ Diyor.

Bence formülümüz şu olmalı: Temiz enerjinin,enerji verimliliğinin,kaynak üretkenliğinin ve doğa korumanın inovasyonu,üretimi ve yaygınlaştırılması için yenilenebilir bir enerji ekosistemi kömür,petrol ve doğalgaz yakmanın gerçek maliyeti. Yani,sebep oldukları iklim değişimini,tetikledikleri kirlilik ve meydana getirdikleri enerji savşlarını hesaba kattığınızda fosil yakıtların topluma gerçek maliyetinden ucuz olan temiz enerjiye ihtiyacımız var.

Pentagon planlamacıları hep şöyle der: ‘’ Kaynaksız vizyon, halüsinasyondur.’’ İçinde olduğunuz şey,yeşil devrim değil,yeşil halüsinasyon. Çünkü kendimize ve çocuklarımıza önerdiğimiz şey kaynaksız bir vizyon. O vizyonu gerçeğe dönüştürecek akıllı tasarımlarla şekillendirilmiş,piyasa güçlerince desteklenen yüksek verimlilik standartları,sıkı yasalar ve bir doğa koruma etiği olmaksızın sahip olunan vizyon. Sonuçları istiyoruz ama araçları istemiyoruz.

Devrim, bir akşam yemeği daveti değildir,bir deneme,bir resim,bir nakış değildir; devrime yumuşak,aşamalı olarak,özenle,düşünceli biçimde,saygıyla,nezaketle,sade veya ılımlı biçimde yaklaşılamaz. Mao Tse-tung

Eğer bu kitaptan tek bir fikir alacaksanız, lütfen şunu alın: Çeşitli düzenlemeler yaparak Enerji-İklim Çağı’nın sorunlarına çözüm bulamayız.Tek yolumuz,inovasyonlar yapmaktır. Bunu tek yolu da ,dönüştürücü etkiye sahip inovasyonlar ve yeni ürünlerin ticari hayata girmesi için dünyada yaratılmış en etkin ve bereketli sistem olan ABD piyasasını harekete geçirmektir. Doğa Ana’dan sonra gelen büyük tek bir şey vardır, o da Kar Baba’dır. Ve biz onu henüz mücadelemize davet etmedik.

Suudi Arabistan petrol bakanı Yamani’nin OPEC üyesi meslektaşlarına uyarısı,anlatılanlara göre şöyle olurmuş. ‘’ Unutmayın çocuklar,Taş Devri,elde taş kalmadı diye bitmedi.’’

Enerji-İklim Çağı’nı şekillendiren beş trend;

-Enerji arz ve talebi
-İklim değişimi
-Petrodiktatörlükler
-Biyolojik çeşitliliğin yok olması
-Enerji yoksulluğu

Efsanevi çevreci Lester Brown, ‘’Sosyalizm,piyasanın ekonomik gerçeği söylemesine izin vermediği için çöktü. Kapitalizmse piyasanın çevresel gerçeği söylemesine izin vermediği için çökebilir.’’

Birkaç gerçek: Sera gazı emisyonunun yaklaşık yüzde 30’u ulaşım ve nakliyeden gelir. Yani araçlarımızı yakıt yerine elektrikle çalışabilir hala getirmek,önemli bir fark yaratır. Tabii, eğer burada kullanılan elektrik temiz kaynaklardan elde edilirse. Şu anda Amerika’nın elektriğinin yaklaşık yarısı kömür yakarak,yüzde 20’si nükleer enerjiden,yüzde 15’i doğalgaz yakılarak yarısı kömür yakarak,yüzde 20’si nükleer enerjiden,yüzde 15’si doğalgaz yakılarak,yüzde 3’ü akaryakıttan,yüzde 7’si su enerjisinden,yüzde 2’si ise güneş,rüzgar ve jeotermal kaynaklar ile odun yakılarak elde ediliyor. Fransa, elektriğin yüzde 75’ini nükleer santrallerden karşılıyor.

Korunması gereken ülke ve yere göre tüm bu koruma ekosistemleri farklı olacaktır. Bu ekosistemlerin her birine ben, ‘’Nuh’un Gemisi’’ diyorum. O günlerde dünyanın biyolojik çeşitliliğini korumak için Nuh’un tek bir gemisi vardı. Günümüzde ise biyolojik çeşitliliğimizi korumak için onlardan bir milyon tane lazım. Bugünün her bir gemisi,şu unsurlara sahip olmalıdır:

1. Biyolojik çeşitlilik açısından önemi nedeniyle kullanıma,yerleşime ve statüsünün değiştirilmesine yasak getirilmiş belli bölgelerin ayrılması ve ekonomik büyümede kullanabilecek başka bölgelerin özenle yönetilerek tükenmekte olan türlerin,su kalitesinin ve diğer ekolojik değerlerinin korunması.

2. Yerel topluluğa ekonomik fırsatlar sunularak bölgenin biyolojik çeşitliliğine zarar vermeden gelişmelerinin sağlanması.

3. İster otel işletmecisi,enerji veya madencilik şirketi,isterse çiftçi ya da turizmci olsun,bölgenin biyolojik çeşitliliğinin sürmesinde çıkarı olan ve kendilerine kar getirebilecek projelere küresel yatırımlar çekebilecek özel sektör yatırımcılarının,doğal dünyaya saygı göstermelerinin ve yerel hayat standardının bir an önce yükseltilmesine yardımcı olmalarının sağlanması.

4. Koruma altındaki alanları korumaya istekli ve bunu yapabilecek güçte olan ve aynı zamanda bu bölgeleri en yüksek fiyatı verene satmayacak veya kereste veya maden sektörünün yaklaşımları sonucunda rüşvete kapılmayacak yerel hükümetler.

5. Uygun biyolojik çeşitlilik analizini nasıl yapacağını bilen,hangi alanların korunup hangi alanların uygun çevresel önlemlerle birlikte geliştirilebileceğini tam olarak belirleyebilecek yetkinlikte yerel ve uluslar arası uzmanlar.

6. İlk ve orta öğretimi geliştiren girişimlerle gençlerin bilgi ve becerilerinin artırılması ve böylece onların etraflarındaki doğal hayatı yağmalamalarının zorunluluk olmaktan çıkarılması.

İki kez Nobel alan Linus Pauling’e nasıl böyle iyi fikirler çıkarabildiğini sormuşlar, ‘Çünkü benim her zaman çok fazla fikrim vardır’ demiş.

Yeşili yeniden tanımlamamız,ülkemizi yeniden yaratmamız ve bunu yaparken kendimizi yeniden keşfetmemiz gerekiyor. Yeni bir Mayflower’da gidiyoruz ve bu kıyılara daha önce hiç gelmemiştik. Eğer bunu kabul etmeyi başaramazsak soyu tükenmiş türlerden biri daha olacağız. Ama zorlu görevi yerine getirmek için ağaya dikilir ve gerçekten Yeniden Doğuş Nesli olursak-yeşili yeniden tanımlayarak Amerika’yı yeniden keşfeder,yeniden canlandırır ve yeniden doğmasını sağlarsak-biz ve bütün dünya sıcak,düz ve kalabalık bir çağda hayatını sürdürmekle kalmayacak,büyüyecek ve gelişecektir.

Not: Dikkatimi çeken birşey var,okuduğum iki romanında da son paragrafı hep kendi ülkesine ayırıp,çok güzel dileklerde bulunuyor yazar.Acaba bizim yazarlarımız bunu ne kadar yapıyor?

Read Full Post »

Older Posts »

%d blogcu bunu beğendi: