Markanın Müzikle İlişkisi

Televizyonda yayınlanan reklamlar sürekli olmuştur ve de olacaktır. Hedef ve strateji açısından ulaşılmak istenen bir kitle, tüketicide marka algısı oluşturmak açısından; bütün şirketlerin yapısında mevcuttur.

Reklamlar tv’de kalma süreleri uzun olmamakla birlikte tüketiciyle uzun dönemli bir ilişki kurmak isterler. Vermek istedikleri mesaj veya bir slogan akılda hemen kalmasa da müziğin etkisini kullanmaları markalar için bulunmaz bir fırsattır. Okumaya devam et Markanın Müzikle İlişkisi

Mizahın Reklamlardaki Gücü

Türkiye’de ve dünyada birçok şirket kişiliklerine mizahı dahil etmekten kaçınsa da sevgi kazanmanın en rahat ve kısa yolu bu özelliği kullanmaktır. Mizah süregeldiğinden beri insanlara hep olumlu bir duygu hissetmesini sağlamıştır.

Markalar bazen kendi mesajlarını yayınlarken akılcı düzeyde bağlantı kurmayı isterken bile bunun aslında duygusal açıdan sağlamanın daha faydalı olduğunu görmüşlerdir.

Televizyonda verilen reklamları düşündüğümüz zaman, markanın işinin ne kadar zor olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Marka kendi mesajını,söylemek istediklerini, çekeceği 30 saniyelik bir reklamda anlatmak zorundadır. Reklamda kendini sevdirmek çok önemlidir. Potansiyel müşteriler markanın verdiği mesajda kendinden birşeyler görüp tüketici konumuna geçebilir. Okumaya devam et Mizahın Reklamlardaki Gücü

Sıcak,Düz ve Kalabalık -Thomas Friedman

Thomas Friedman’ın kitaplarını okuduğunuz zaman farkını hemen ortaya koyuyor. Bana göre tartışılmaz dünyanın en iyi yazarlarından biri. Olayları yorumlaması,ileriyi görüp çok keskin hatlarla belirtmesi, yapılacakları çok rahat bir şekilde sıralayabilmesi şüphesiz ne kadar entellektüel olduğunu gösterir.

Sıcak,Düz ve Kalabalık’ta yazar Thomas Friedman, Küreselleşmenin Geleceği ve Dünya Düzdür gibi tüm dünyada çok satan kitaplarında farklı açılardan baktığı küreselleşme olgusuna bu sefer küresel ısınma ve küresel geleceğimiz açısından etkileri perspektifinden bakmaktadır.

Kitaptan tuttuğum notlar;

Sadece teröre karşı savaş değil, kazanmamız gereken daha çok şey var. Katkıda bulunmamız gereken çok şey var. Ama sadece 11 Eylülden sonra değil, son otuz yıldır politikalarımızda ve mizacımızda meydana gelen değişiklikler odak noktamızda kırılma yarattı ve isteklerimizi bireyselleştirdi. Ülke olarak ulusal çıkarlarımızı, kamusal alanlarımızı ve uzun vademizi daha az düşünüyor gibiyiz. Günün yöntemi, hala şu ” Ne zaman istersek, o zaman başlarız”.

Büyük ve zorlu bir meseleyle ilgilenirken Amerika’nın dikkatini bir noktaya toplayıp bunu devam ettirmek konusundaki eksikliğine, enerji krizlerindeki tavrımızdan daha iyi bir örnek düşünemiyorum. 1973-74 Arap petrol ambargosunun hemen ardından Avrupalılar ve Japonlar benzin üzerine koydukları vergileri artırdılar. Japonlar ayrıca enerji verimliliği üzerine bir program başlattılar. Fransa, devlet projesi olarak ağırlıklı biçimde nükleer enerjiye yatırım yaptı ve günümüzde elektriğin yüzde 78’ini nükleer santrallerde üreterek ve çıkan atığın büyük kısmını tekrar işleyip enerjiye dönüştürerek bunun sonucunu aldı. Gelişmekte olan ülkeler arasındaki Brezilya bile ithal petrole bağımlılığını azaltmak amacıyla şeker kamışından etanol üretmek için ulusal bir program başlattı. Bugün Brezilya, yurtiçi petrol üretimi ve etanol endüstrisi sayesinde ham petrol ithal etmek zorunda değil.

Paul Valery ” Bizim zamanımızın sorunu, geleceğin eskiden olduğu gibi olmamasıdır”.

Enerji uzmanı ve Craniege Endowment’ta misafir öğretim görevlisi David Rothkopf ”Yeşil, sadece elektrik üretmenin yeni biçimi değildir. Ulusal güç üretmenin de yeni biçimidir.Nokta”.

Bir Çin atasözü şöyle diyor: ”Rüzgar yön değiştirdiğinde kimileri duvar örer, kimileri yeldeğirmeni yapar”.

Hem komünizm, hem de sosyalizm, hem tasarlanmaları itibariyle hem de getirdikleri itibariyle kısıtlamalar sistemleriydi. Tasarım açısından bakıldığında komünist yönetimler, büyüme için piyasa sisteminin yerine planlı bir ekonomik gelişme yöntemini koydular. Eski kızıl günlerde Moskova da esas olarak üç mağaza(et,süt,ekmek) vardı ve tek bir özel otomobil yoktu. Sonuç olarak enerji üretimi düşük bir toplumdu. Uygulama açısından bakıldığındaysa komünist ekonomiler rüşvetçi, etkin ve pek üretken olmayan ekonomilerdi ve bu halkın enerji tüketiminden kalori alımına kadar her şeyi kısıtlıyordu.

Asıl önemli olan şey, bütün yerel tüketimlerin toplamı olan toplam tüketim. Bu da yerel nüfus çarpı kişi başına yerel tüketim oranıdır. Gelişmiş ülkelerde yaşayan bir insanın kişi başına göreli tüketim oranı 32’dir. Dünyanın kalan 5.5 milyar insanı gelişmekte olan ülkeleri oluşturur ve göreli tüketim oranları, 32’den aşağı bir seviyeden başlayarak 1’e kadar iner.

Günün birinde diyor, McDonough, tüm aygıtlar (buzdolabı,televizyon,mikrodalga fırın, hatta otomobil bile) kiralanacak ve tekrar tekrar, beşikten mezara değil, beşikten beşiğe geri dönüştürülmek üzere üreticisine geri dönecek. Ancak bu yaklaşım versiyonlarından biri, düz bir dünyada ekonomik büyümeye yönelik yaşama şansı olan bir çözüm sunabilir.

Interacademy council ‘’yolu aydınlatmak’’ adlı raporu:

Oysa abd de kişi başına enerji tüketimi yılda 350 milyar jul, yani günde 230.000 kilokaloridir. Bunun anlamı, 100 insanın biyolojik ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek miktarda enerjiyi ortalama bir Amerikalının tüketmesidir. Hindistan ve Çin de bu oran Amerikadakinden 9-30 kat daha azdır.

Peşaver-Pakistan Darul uloom haggania en büyük medrese, 2800 öğrenci.1978 yılında yaklaşık 3000 medrese vardı bugün 30.000 bin tane vardır.

İslam, her zaman çeşitli biçimlerde uygulanmıştır. Modern çağda bu biçimlerde bazıları çağdaşlığa, Kuran’ın yeniden yorumlanmasına ve diğer inançlara hoşgörüye daha açıktır(Sufi İslamı veya Kahire,İstanbul,Kazablanka,Bağdat ve Şam’da hala görülen şehir merkezli,popülist İslam). İslamın(Suudi Arabistan’da iktidarda bulunan Vehhabi inaçlı hanedan gibi) Selefiye hareketi gibi bazı kollarınınsa en saf köklerine dönülmesine ve Muhammed Peygamber zamanında uygulanan haline benzer, sert ve sade bir ‘’çöl İslamı’’ uygulanmasına inandığı söyleniyor. İslamın bu yorumu çağdaşlığa açık değildir. ‘’Selef üs-Salih’’ veya kısa haliyle ‘’Selef’’ terimi, Muhammed Peygamber’in yakınındakilere ve onları izleyen iki kuşağa verilen isimdir ki bu kişilerin İslamın en iyi biçimini uyguladığına inanılır. Bu köktenci yolu günümüzde izleyenlere Selefi denir.

El Kaide’nin tarihini anlattığı The Looming Tower adlı kitabında Wright şöyle diyor:

‘’Mescid-i Haram’a yapılan saldırı, çok canlı olan devrim beklentisi konusunda krallık ailesinin gözlerinin açmasını sağladı. Aile bu kanlı eylemden, kendini köktendincilerden korumasının tek yolunun onları güçlendirmekten geçtiği dersini çıkardı. Böylece hükümet destekli din koruma gönüllüleri, muttava, alışveriş merkezleri ve restoranlarda dolaşarak, namaz zamanı erkekleri camilere kadar izleyerek ve kadınların sokakta kurallara uygun örtünüp örtünmediğini denetleyerek ülkede ezici bir varlık kazandı.

Kendi ülkesinde vicdan özgürlüğünü kırıntısı bırakmayacak kadar temizlemekle yetinmeyen Suudi Hükümeti, mesajını bütün İslami dünyaya yaymaya soyunarak dini vergi(zekat) sayesinde eline geçen milyarlarca riyalle dünyanın her tarafında yüzlerce cami,okul ve medrese yaptırarak içlerini Vehhabi öğretmen ve imamlarla doldurdu. Sonuç olarak dünyadaki Müslüman nüfusun ancak yüzde 1’ini oluşturan Suudi Arabistan, İslamın diğer geleneklerini bastırarak bu dine ilişkin bütün harcamaların yüzde 90’ını karşılar hale geldi. Ülkede müzik yok oldu. Resim ve edebiyat sansür tarafından boğuldu; bu genç ülkede az olsa gelişip canlanma şansı bulunan entelektüel hayat, sindirildi. Doğal olarak da kapalı ve korku içindeki zihinleri paranoya ve fanatizm sardı.’’

Mısırlı akademisyen Mamoun Fandy’e göre;

‘’Bir, ‘Akdeniz İslamı’, bir de ‘Kızıl Deniz İslamı’ var. İslamın ağırlık merkezi bir gemicilik,ticaret ve karşılıklı etkileşim evreni olan Akdenize, Beyrut’un, İstanbul’un, İskenderiye’nin veya Endülüs’ün dünyasına doğru hareket ederse hem din, hem de cemaati daha kozmopolit,dışadönük,hoş ve kibar olur. Ama İslam, Kızıl Deniz’e, sert ve tecrit edilmiş çöle ve ham petrolün kaynağına doğru hareket ederse ürkek,içedönük ve yabancı düşmanı olur.’’

Profesyonel ekonomistler,doğal kaynak bolluğunun, bir ülkenin ekonomi ve siyaseti açısından kötü bir şey olabileceğini uzun süredir söylüyor. Bu olguya ‘’Hollanda hastalığı’’ veya ‘’kaynağın laneti’’ deniyor.Bu terim sanayinin gerilemesi gibi bir olgunun yaşanabileceğinin anlatan bir durumdur.

Berlin Duvarının yıkışının durdurulamaz bir serbest piyasa ve özgür halklar dalgasını ortaya çıkaracağını düşündük. 1989 sonrasında bütün dünyada serbest seçimlerin hızla yayılması, bu dalgayı somut hale getirdi. Ama o yıllar, petrol fiyatının varili 10-40 dolar arasında değiştiği bir döneme rastlamıştı. Petrol fiyatının 2000’li yılların başlarında 50-120 dolara çıkması, Rusya’dan Venezüella’ya,İran’dan,Sudan’a,Angola’dan Türkmenistan’a dek her yerde bir dalga yarattı(petrootoriterizm dalgası). Bu devletleri yöneten atanmış veya seçilmiş elitler, petrolden gelen bu beklenmedik zenginliği, iktidara iyice yerleşmek,muhaliflerini satın almak ve Berlin Duvarı sonrası özgürlüklere direnmek için kullandılar.

İşte bu yüzden yeşile dönmek ulusal güvenliğin olmazsa olmazı. Petrol zengini bir bölgede demokrasiyi yükseltmek isteyen ama son tahlilde petrol fiyatının düşmesine yol açabilecek yenilenebilir enerji alternatiflerini içermeyen herhangi bir Amerikan stratejisi, başarısız olmaya mahkumdur.

İklim değişimi inkarcıları, gittiği doktordan,’’sigarayı hemen bırakmazsan akciğer kanserinden ölme olasılığınız yüzde 90’’ teşhisini duyunca, ‘’doktor bey, demek yüzde yüz emin değilsiniz. O halde ben sigaraya devam ederim’’ diyen hastaya benziyor.

Eskiden madenciler kömür ocaklarına götürdükleri kafes içinde kanaryayı acil uyarı sistemi olarak kullanırlarmış. Metan ve karbon monoksit gazlarına çok duyarlı olan kanaryalar ötmeye devam ettiği sürece temiz hava geldiğini bilirlermiş. Kanarya öldüğünde hemen madenden çıkarlarmış.

Aslında enerji, Afrika’nın en büyük yetim çocuğu. İnsan merak ediyor, ışıkları yakmaya yetecek enerji yokken yoksulluk, HIV/AIDS, sağlıksız içme suyu ve sıtma yardımları Afrika’ya nasıl varacak? Dünya Bankasına göre Hollanda bugün tek başına, Güney Afrika hariç, Sahra-altı Afrika ülkelerinde üretilen elektrik kadar elektrik üretiyor:20 gigavat. Çin ,Güney Afrika hariç, Sahra-altındaki bulunan 47 ülkenin bir yılda sistemlerine eklediği kadar ilave elektriği,yaklaşık her iki haftada bir sistemine ekliyor.

Electronic Data Systems’in fütüristi Jeff Wacker,hep, inovasyonları yapanların,herkesin bildiğinin yüzde 99’unu bilen ve dolayısıyla da kimsenin bilmediği yüzde 1’i yaratabilecek insanlar olduğunu söyler.Eğer yüzde 99’u bilmiyorsanız veya ulaşamıyorsanız,kalan yüzde 1’i yaratabilecek zemininiz yok demektir. Yine herkesin bildiği yüzde 99’un bir kısmını yeniden yaratmanız,daha büyük olasılıktır.Eğer elektriği olmayan 1.6 milyar kişiye elektrik götürmek suretiyle dünyayı daha düz hale getirebilirsek tüm o beyinleri de herkesin bildiği yüzde 99’a bağlar ve kimsenin bilmediği yüzde 1 üzerine çok daha fazla kişinin çalışmasını sağlamış oluruz.Wacker, ‘’İşte her yerde inovasyonların olacağı an, o andır.’’ Diyor.

Bence formülümüz şu olmalı: Temiz enerjinin,enerji verimliliğinin,kaynak üretkenliğinin ve doğa korumanın inovasyonu,üretimi ve yaygınlaştırılması için yenilenebilir bir enerji ekosistemi kömür,petrol ve doğalgaz yakmanın gerçek maliyeti. Yani,sebep oldukları iklim değişimini,tetikledikleri kirlilik ve meydana getirdikleri enerji savşlarını hesaba kattığınızda fosil yakıtların topluma gerçek maliyetinden ucuz olan temiz enerjiye ihtiyacımız var.

Pentagon planlamacıları hep şöyle der: ‘’ Kaynaksız vizyon, halüsinasyondur.’’ İçinde olduğunuz şey,yeşil devrim değil,yeşil halüsinasyon. Çünkü kendimize ve çocuklarımıza önerdiğimiz şey kaynaksız bir vizyon. O vizyonu gerçeğe dönüştürecek akıllı tasarımlarla şekillendirilmiş,piyasa güçlerince desteklenen yüksek verimlilik standartları,sıkı yasalar ve bir doğa koruma etiği olmaksızın sahip olunan vizyon. Sonuçları istiyoruz ama araçları istemiyoruz.

Devrim, bir akşam yemeği daveti değildir,bir deneme,bir resim,bir nakış değildir; devrime yumuşak,aşamalı olarak,özenle,düşünceli biçimde,saygıyla,nezaketle,sade veya ılımlı biçimde yaklaşılamaz. Mao Tse-tung

Eğer bu kitaptan tek bir fikir alacaksanız, lütfen şunu alın: Çeşitli düzenlemeler yaparak Enerji-İklim Çağı’nın sorunlarına çözüm bulamayız.Tek yolumuz,inovasyonlar yapmaktır. Bunu tek yolu da ,dönüştürücü etkiye sahip inovasyonlar ve yeni ürünlerin ticari hayata girmesi için dünyada yaratılmış en etkin ve bereketli sistem olan ABD piyasasını harekete geçirmektir. Doğa Ana’dan sonra gelen büyük tek bir şey vardır, o da Kar Baba’dır. Ve biz onu henüz mücadelemize davet etmedik.

Suudi Arabistan petrol bakanı Yamani’nin OPEC üyesi meslektaşlarına uyarısı,anlatılanlara göre şöyle olurmuş. ‘’ Unutmayın çocuklar,Taş Devri,elde taş kalmadı diye bitmedi.’’

Enerji-İklim Çağı’nı şekillendiren beş trend;

-Enerji arz ve talebi
-İklim değişimi
-Petrodiktatörlükler
-Biyolojik çeşitliliğin yok olması
-Enerji yoksulluğu

Efsanevi çevreci Lester Brown, ‘’Sosyalizm,piyasanın ekonomik gerçeği söylemesine izin vermediği için çöktü. Kapitalizmse piyasanın çevresel gerçeği söylemesine izin vermediği için çökebilir.’’

Birkaç gerçek: Sera gazı emisyonunun yaklaşık yüzde 30’u ulaşım ve nakliyeden gelir. Yani araçlarımızı yakıt yerine elektrikle çalışabilir hala getirmek,önemli bir fark yaratır. Tabii, eğer burada kullanılan elektrik temiz kaynaklardan elde edilirse. Şu anda Amerika’nın elektriğinin yaklaşık yarısı kömür yakarak,yüzde 20’si nükleer enerjiden,yüzde 15’i doğalgaz yakılarak yarısı kömür yakarak,yüzde 20’si nükleer enerjiden,yüzde 15’si doğalgaz yakılarak,yüzde 3’ü akaryakıttan,yüzde 7’si su enerjisinden,yüzde 2’si ise güneş,rüzgar ve jeotermal kaynaklar ile odun yakılarak elde ediliyor. Fransa, elektriğin yüzde 75’ini nükleer santrallerden karşılıyor.

Korunması gereken ülke ve yere göre tüm bu koruma ekosistemleri farklı olacaktır. Bu ekosistemlerin her birine ben, ‘’Nuh’un Gemisi’’ diyorum. O günlerde dünyanın biyolojik çeşitliliğini korumak için Nuh’un tek bir gemisi vardı. Günümüzde ise biyolojik çeşitliliğimizi korumak için onlardan bir milyon tane lazım. Bugünün her bir gemisi,şu unsurlara sahip olmalıdır:

1. Biyolojik çeşitlilik açısından önemi nedeniyle kullanıma,yerleşime ve statüsünün değiştirilmesine yasak getirilmiş belli bölgelerin ayrılması ve ekonomik büyümede kullanabilecek başka bölgelerin özenle yönetilerek tükenmekte olan türlerin,su kalitesinin ve diğer ekolojik değerlerinin korunması.

2. Yerel topluluğa ekonomik fırsatlar sunularak bölgenin biyolojik çeşitliliğine zarar vermeden gelişmelerinin sağlanması.

3. İster otel işletmecisi,enerji veya madencilik şirketi,isterse çiftçi ya da turizmci olsun,bölgenin biyolojik çeşitliliğinin sürmesinde çıkarı olan ve kendilerine kar getirebilecek projelere küresel yatırımlar çekebilecek özel sektör yatırımcılarının,doğal dünyaya saygı göstermelerinin ve yerel hayat standardının bir an önce yükseltilmesine yardımcı olmalarının sağlanması.

4. Koruma altındaki alanları korumaya istekli ve bunu yapabilecek güçte olan ve aynı zamanda bu bölgeleri en yüksek fiyatı verene satmayacak veya kereste veya maden sektörünün yaklaşımları sonucunda rüşvete kapılmayacak yerel hükümetler.

5. Uygun biyolojik çeşitlilik analizini nasıl yapacağını bilen,hangi alanların korunup hangi alanların uygun çevresel önlemlerle birlikte geliştirilebileceğini tam olarak belirleyebilecek yetkinlikte yerel ve uluslar arası uzmanlar.

6. İlk ve orta öğretimi geliştiren girişimlerle gençlerin bilgi ve becerilerinin artırılması ve böylece onların etraflarındaki doğal hayatı yağmalamalarının zorunluluk olmaktan çıkarılması.

İki kez Nobel alan Linus Pauling’e nasıl böyle iyi fikirler çıkarabildiğini sormuşlar, ‘Çünkü benim her zaman çok fazla fikrim vardır’ demiş.

Yeşili yeniden tanımlamamız,ülkemizi yeniden yaratmamız ve bunu yaparken kendimizi yeniden keşfetmemiz gerekiyor. Yeni bir Mayflower’da gidiyoruz ve bu kıyılara daha önce hiç gelmemiştik. Eğer bunu kabul etmeyi başaramazsak soyu tükenmiş türlerden biri daha olacağız. Ama zorlu görevi yerine getirmek için ağaya dikilir ve gerçekten Yeniden Doğuş Nesli olursak-yeşili yeniden tanımlayarak Amerika’yı yeniden keşfeder,yeniden canlandırır ve yeniden doğmasını sağlarsak-biz ve bütün dünya sıcak,düz ve kalabalık bir çağda hayatını sürdürmekle kalmayacak,büyüyecek ve gelişecektir.

Not: Dikkatimi çeken birşey var,okuduğum iki romanında da son paragrafı hep kendi ülkesine ayırıp,çok güzel dileklerde bulunuyor yazar.Acaba bizim yazarlarımız bunu ne kadar yapıyor?

Outliers- Malcolm Gladwell

Outliers’ta Malcolm Gladwell başarının gerçek hikayesinin zeki ve hırslı olmakta değil,bundan çok farklı olduğunu ve bazı insanların neden daha başarılı olduğunu anlamak için,bunların çevrelerine daha dikkatli bakmamız gerektiğini iddia ediyor.

Yazar hakkında biraz bilgi verdikten sonra kitap hakkındaki görüşlerimi ve tuttuğum notları paylaşıcam. Malcolm Gladwell ABD’de aylarca 1 numarada kalan Tipping Point ve Blink kitaplarının yazarı. Gladwell’in The New Yorker dergisinde sürekli yazdığı bir köşesi var. Ondan önceyse Washington Post’ta muhabir olarak çalışıyordu.

Kitabı alıp okumayı epeydir istiyordum. 15 tatili fırsat bilerekten birkaç kitap alıp memlekete gittim.Kitabı 3 gün önce bitirmiştim.İşaretlediğim yerler,tuttuğum notlar derken blogumda paylaşmak için ancak bugüne denk getirebildim.Öncelikle kitap tahmin ettiğim gibi çıkmadı,ya da benim beklentilerim yüksekti, biraz hayal kırıklığına uğradım.Fakat şunu belirtmek isterimki kitap 9 bölümden oluşuyor; 2,3 ve 4. bölümü çok hoşuma gitti,ilerde yapmak istediklerim için başucu niteliğinde birkaç önemli şey öğrendim.

Aşağıda kitabı okurken tuttuğum notları paylaşıcam,her paragrafı okurken kendi içerisinde değerlendirin.
Malcolm_Gladwell
Notlar şöyle:

Bill Joy Michigan Üniversitesi’ne Bilgisayar Merkezi’nin açıldığı yıl geldi(1971).16 yaşındaydı.Uzun boylu ve çok zayıftı;dağınık saçları vardı.Detroit dışındaki North Farmington Lisesi’nde sınıfı tarafından ”En Çalışkan Öğrenci” seçilmişti ki kendi ifadesiyle bu ”iflah olmaz beyinsiz” anlamına geliyordu.Ancak üniversitedeki ilk yılının sonlarında yolu Bilgisayar Merkezi’ne düştü ve tam bir bağımlı oldu. O andan başlayarak Bilgisayar Merkezi onun hayatı oldu.Her fırsatta programlama yaptı.Yaz boyunca da yapabilmek için bir bilgisayar bilimi profesörünün yanında iş buldu.1975’te Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nde lisansüstü bir programa kaydoldu.Orada bilgisayar yazılımı dünyasına iyice gömüldü.Doktorasıyla ilgili sözlü sınavlar arasında alelacele oldukça karmaşık bir algoritma yarattı; çok sayıdaki hayranından birinin yazmış olduğu gibi ”inceleyenleri o kadar şaşırttı ki daha sonra bunlardan biri bu deneyimi ‘İsa’nın büyüklerini bozguna uğratmasına’benzetti.” Joy küçük bir programcılar grubuyla işbirliği yaptı ve AT&T’nin ana bilgisayarlar için geliştirmiş olduğu bir yazılım sistemi olan UNIX’i yeniden yazma görevini üstlendi.Joy’un yazmış olduğu versiyon çok iyiydi.Hatta o kadar iyiydi ki dünyada çalışmakta olan milyonlarca bilgisayarın işletme sistemi haline geldi ve hala da bu özelliğini koruyor. ”Mac’inizi,kodu görebileceğiniz o tuhaf moda geçirirseniz” diyor Joe ” 25 yıl önce dizdiğimi anımsadığım şeyler görünüyor.” Ve internet erişiminizi sağlayan yazılımın büyük bölümünü kimin yazmış olduğunu biliyor musunuz? Bill Joy.(Joy’un hikayesi devam ediyor şuanlık bu kadarını yazdım)

Konuşarak cinayetten beraat etmenize ya da profesörünüzü sizi sabah sınıfından öğleden sonra sınıfına alması için ikna etmenize olanak tanıyan özel beceri,psikolog Robert Sternberg tarafından ”pratik zeka” olarak adlandırılıyor. Sternberg’e göre pratik zeka ”kime ne söyleyeceğini bilmek,bunu ne zaman söyleyeceğini bilmek ve maksimum etki için bunu nasıl söyleyeceğini bilmek ” gibi şeyler içeriyor.Bu yöntemseldir:Birşeyi, neden bildiğinizi bilmeden de,onu açıklayamadan da nasıl yapacağınızı bilmekle ilgilidir.Doğası gereği pratiktir:Bir başka ifadeyle,sadece bilgi olsun diye bilgi değildir.Durumları doğru okumanıza ve istediğinizi almanıza yardımcı olan bilgidir.Ve işin kritik yanı,IQ ile ölçülen analitik yetenek türünden ayrılan türde bir zeka olmasıdır.Analitik zekanız çok yüksek,pratik zekanız çok düşük ya da pratik zekanız çok yüksek,analitik zekanız ise biraz düşük olabilir ya da -Robert Oppenheimer gibi şanslı bir vakada olduğu gibi-her ikisi de yüksek olabilir.

Outliers’ta başarının sürekli ve düzenli bir avantaj birikiminden doğduğunu gördük:Nerede ve ne zaman doğduğunuz,anne babanızın ne iş yaptığı ve yetişme koşullarınızın nasıl olduğu,bütün bunlar dünyada ne kadar başarılı olacağını etkiliyor.

Dünyada kurallara ve planlara en çok bel bağlayan ve koşullar ne olursa olsun prosedürlere en çok bağlı kalan ülkeler:

-Yunanistan
-Portekiz
-Guatemala
-Uruguay
-Belçika

En sondaki beş ülke,

-Hong Kong
-İsveç
-Danimarka
-Jamakia
-Singapur

Güney Çin’de kahvaltı,en azından parasal gücü yetenler için,haşlanmış pirinçti;marul,bir tür sazan balığı püresi ve bambu filiz eşliğinde beyaz pirinç lapası.Öğle yemeğinde biraz daha haşlanmış pirinç yenirdi.Akşam yemeği ise ”garnitürlü” pirinçten oluşurdu.Pirinç yaşamın diğer gereksinimlerini satın alabilmek için pazarda sattığımız bir şeydi.Pirinç zenginlik ve statü ölçüsüydü.Günün hemen her çalışma anını o belirlerdi. ”Pirinç hayattır” diyor Güney Çin’de geleneksel bir köyü incelemiş olan antropolog Gonçalo Santos. ”Pirinç olmadan hayatta kalamazsınız.Çin’in bu bölgesinde yaşamak istiyorsanız pirinciniz olmalı.Dünya onun sayesinde döner.”

”Yılda 360 gün yataktan güneş doğmadan önce kalkabilen hiç kimse ailesini zengin etmekte başarısız olmaz.” Güneş doğmadan önce kalkmak? Yılda 360 gün?! Kung rahat rahat,telaşsızca mongongo toplarken,Fransız köylü kışı uyuyarak geçirirken ya da pirinç yetiştiriciliği dünyası dışındaki herhangi biri bir başka şey yaparken, bu atasözü akıllarına bile gelmez.

Outliers’ta öğrendiğimiz her şey başarının öngörülebilir bir rota izlediğini söylüyor.Başarılı olanlar en parlak zekaya sahip olanlar değil.Eğer öyle olsaydı Chris Langan da Einstein’la aynı yerde olurdu.Başarı sadece kendi adımıza aldığımız kararların ve gösterdiğimiz çabaların da toplamı değil.Daha çok,bir armağan.Çizginin dışındakiler kendilerine fırsat verilenler ve bu fırsatları değerlendirecek güç ve soğukkanlılığa sahip olanlar.Ocak ayında doğan hokey ve futbol oyuncuları için bu yıldızlar karmasına girebilmekti.Beatles için, Hamburg’du. Bill Gates için,şans doğru zamanda doğmuş olmak ve ortaokulda kendisine bir bilgisayar terminalinin sunulmuş olmasıydı.Joe Flom ve Watchtell,Lipton,Rosen ve Katz kurucuları birden fazla şansa sahipti.Doğru zamanda,doğru anne babadan,doğru etnik altyapıyla doğmuşlardı ki bütün bunlar onlara şirketlerin el değiştirmesiyle ilgili yasalarda,bu konu hukuk dünyasında çok gözde bir çalışma alanı olana kadar,20 yıl boyunca bol bol pratik yapma olanağı sağlamıştı.Ve Kore Havayolları’nın en sonunda her şeyi düzeltmek için yaptığı şey,pilotlarına kültürel miraslarının getirdiği sınırlamalardan kurtulma fırsatı sunmaktı.

Bu kitaptan kendime çıkardığım en iyi ders 10 Bin Saat Kuralı.Bir alanda en iyi olmak için 10 bin saat harcamak şart.

Dünya Düzdür- Thomas Friedman

Dünya Düzdür kitabı benim için bazı konularda dönüm noktasıydı diyebilirim.Kitabı bitirdikten sonra dünyaya bakış açım ve olayları yorumlarken izlediğim politikalar değişti.

Kısaca Thomas Friedman’dan bahsedersem; kendisi Newyork Times yazarı, yazdığı kitaplar tıpkı Dünya Düzdür gibi,dünyanın en çok satanlar listesinde yer alıyor. Ayrıntılı bilgi için Thomas Friedman.

Ben kitabı okurken epey bir not tuttum,burada sadece bazı kısımları yazdım.Konular birbirinden bağımsız ve dağınık olabilir.Ama her paragrafta gerçekten çok ince tespitler yer alıyor.

Kitaptan kesitler şöyle:

Harvard da ders veren Nobel Ödüllü Hintli ekonomist Amartya Sen:

‘Berlin Duvarı sadece insanları Doğu Almanya’da tutmanın simgesi değil, aynı zamanda geleceğimize ilişkin küresel bir görüş geliştirmeyi engellemenin bir yoluydu.Duvar oradayken dünyayı küresel olarak düşünemezdik. Sen Sankritçeden hoş bir masal anlatmıştı.Kuyuda doğan bir kurbağa ömrü boyunca kuyudan çıkmamış.”Kurbağanın dünya görüşü o kuyuyla sınırlıydı.İşte duvarın çöküşünden önce dünyamızdaki birçok insanın dünyaya bakışıda aynen böyleydi. Duvar yıkılınca kuyunun içindeki kurbağanın bir anda başka kurbağalarla iletişime geçmesi gibi birşey oldu.Duvarın çöküşüne seviniyorsam herkesin birbirinden birçok şey öğrenebileceğine inandığımdandır.En çok şey de,senin öte yanındakinden öğrenilir.”

Duvarın çöküşü sadece Avrupada,Avrupa Birliğinin kurulmasını ve 15 ülkeden 25 ülkeye genişlemesini sağladı.Ortak para birimi avronun gelişiyle birlikte bir zamanlar demirperde ile bölünmüş olan bir bölge ortak bir ekonomik alan haline geldi.

John Hopkins üniversitesi rektörü Bill Brody şöyle diyor. Biz küresel bir yetenek avındayız. O halde en iyileri elimizde tutmak için ne yapabilirsek yapmalıyız. Onlardan biri belki babe ruth olacak. Onun başka bir yere gitmesine neden izin verelim.

Seyahatlerimde kültürün özellikle düz dünyayla ilgili iki boyutu beni çok etkiledi. Biri, kültürünüzün ne kadar dışa dönük olduğu: yabancı fikirlere, yabancı etkisine ne ölçüde açık? İyi kültürselleşebiliyor mu? Daha soyut diğer boyut ise, kültürünüzün ne kadar içe dönük olduğu. Yani, ulusal birlik duygusu, kalkınmaya yoğunlaşma duygusu hangi ölçüde? Yabancılarla işbirliği yapma konusunda toplumun kendine güveni var mı? Toplumun elitleri ne ölçüde geniş kitlelerin hayatına ilgi gösteriyorlar, memleketlerine yatırım yapmaya ne kadar hazırlar? Yoksa fakir vatandaşlarına kayıtsızlıkla yaklaşıp başka ülkelerde yapmakla mı daha mı çok ilgileniyorlar?

Metalaşma bir sürü sektörde giderek hızlanarak yaşanan bir süreçtir. Analog işlemler dijitalleştikçe, sanallaştıkça, mobil hale geldikçe ve özelleştikçe, daha çok iş ve işlev standartlaşıyor, dijitalleşiyor. Böylece çok daha kolaylaşıyor ve çok daha fazla oyuncunun oyuna girmesine imkan sağlar hale geliyor.

Greer’a göre( televizyon reklamları için reklam hazırlayıp fotoğraf çekiyorlar) her şey aynı ve arz fazlaysa müşterinin önünde pek çok seçenek oluyor, ama doğrusunu seçebileceği bir zemin de kalmıyor. Böyle olduğu zaman artık siz de meta haline geliyorsunuz. Vanilya oluyorsunuz.

Neyse ki Greer , metalaşmaya hayatta kalmasını sağlayabilecek tek stratejiyle cevap vermiş: duvar değil, kazma. O ve ortakları kazmaları kapıp şirketin özgücünü keşfetmek için kendi içlerinde bir kazı yapmışlar. Şirketlerinin düz bir dünyada ileri gitmesini sağlayan esas vergi kaynağı da bu olmuş. ‘ Şimdi sattığımız şey, stratejik kavrayışlar, yaratıcı algılamalar ve sanatsal içgüdümüz. Esin gücümüzü ve yaratıcılığımızı satıyoruz; kişiliğimizi satıyoruz. Özgücümüz , artık hiçbir zaman dijitalleşmeyecek bu şeylerde. Biliyorum ki şimdiki ve gelecekteki müşterilerimiz sadece ve sadece bunlar için bize gelecek, bunlar için bizimle devam edeceklerdir. Bu yüzden de teknolojik işleri artık daha çok dışarı yaptırıyor, daha çok yaratıcı düşünür işe alıyoruz.’

Biz batıdakilerin, Amerikan rüyasının Pekin’de Boise’de ve Banglore’de canlı tutulmasında önemli çıkarlarımız var. Ancak enerjinin kullanımına ve korunmasına yönelik radikal yeni bir yaklaşım bulamazsak, bunun üç milyar potansiyel yeni müşterinin olduğu düz bir dünyada yapılabileceği konusunda kendimizi aldatmaktan vazgeçmek zorundayız. Yeni bir yaklaşım bulmayı başaramazsak, hem çevresel hem de jeopolitik bir kasırgaya davet çıkaracağız. Eğer büyük bir işbirliğinin olması gereken bir an varsa, şu an. Konu da enerji. Çin in en iyi bilim adamlarının ve pilot projeler geliştirme becerisine sahip siyasi kapasitesinin, Amerika nın en iyi beyinleriyle, teknolojisiyle ve parasıyla bir araya gelmesinden memnun olurum. Böylece birlikte temiz alternatif enerjiler geliştirmek için çok acele ve masraflara bakılmaksızın bitirilmesi gereken büyük bir Çin-Abd ortak Manhattan projesi yapılabilir. Böyle bir proje, her iki tarafın güçlü yanlarıyla katkıda bulunduğu, yatay değer yaratabilecek ideal model ve ideal proje olacaktır. Çin deki Cambridge Energy Research Associates analisti Scott Roberts şöyle söylüyor. ‘Yenilenebilir teknoloji ve sürdürülebilir enerjiye gelindiğinde, Çin dünyanın atölyesi olmakla kalmayıp, laboratuarı da olabilir.’

Medya ve politika arasındaki etkileşim konusunda uzmanlaşan politika teorisyeni Yaron Ezrahi ‘yeni yayma sistemi olan internet, galiba rasyonaliteden çok irrasyonalite yayıyor’ diyor. ‘Çünkü irrasyonalite, daha duygusal bir biçimde alınır ve daha az bilgi gerektirir. Daha çok insana daha çok şey anlatır ve daha kolay benimsenir.’ İşte bu yüzden arap-müslüman dünyasında komplo teorileri çok yaygındır ve ne yazık ki, batı dünyasının pek çok bölümünde yaygınlaşmaya başlamıştır. Komplo teorileri doğrudan kan dolaşımınıza karışan uyuşturucu gibidir, ‘ışığı’ görmenizi sağlar. İnternet ise iğnedir. Gençler eskiden bir şeylerden kaçmak için LSD kullanırdı. Şimdi çevrimçi bağlantı kuruyorlar. Artık damardan uyuşturucu almıyorsunuz, internetten indiriyorsunuz. Tüm önyargılarımıza hitap eden keskin fikirleri internetten indiriyorsunuz. Düz dünya bunu çok daha kolaylaştırıyor.

Düz dünyada gizlenmek çok daha zor, ama temasa geçmek çok daha kolaydır. John Hopkins dış politika uzmanı Michael Mandelbaum, ‘ Çindeki komünist devriminin başlangıcında Mao’yu düşünün. Çinli komünistler Kuzeybatı Çin’deki mağaralarda saklanmak zorundaydılar ve ancak kontrollerindeki bölgelerde hareket edebilirlerdi. Bin ladin ise yüzünü bile göstermeden internet sayesinde her eve ulaşabilir.’ Bin ladin herhangi bir toprağı ele geçiremez ancak milyonlarca insanın hayallerini ve kabuslarını ele geçirebilir. 2004 başkanlık seçimleri öncesinde doğrudan Amerikalıların misafir odalarına yayın yaparak, bunu gerçekleştirdi de.

Hayal Gücü

Dünyayı düzleştirmenin iki yolu var. Biri, herkesi aynı düzeye yükseltmek için hayal gücünüzü kullanmak; diğeri, herkesi aynı düzeye indirmek için hayal gücünüzü kullanmak.

Zenginleşmek için sadece arka bahçenize bir petrol kuyusu kazmakla kalmayıp kendi ellerinizle bir şeyler üretip bunları başkalarına satmanız gerekiyorsa, kaçınılmaz olarak hayal gücünüz genişler, hoşgörünüz ve güveniniz artar. Dünya nüfusunun yüzde 20 sini oluşturan Müslüman ülkelerin, dünya ticaretinden sadece yüzde 4 pay almaları tesadüf değildir. Ülkeler başkalarını istediği şeyleri artık yapmıyorlarsa ticaret azalır. Ticaretin azalması fikrilerin daha az değiştokuş edilmesi ve dünyaya daha az açık olma anlamına gelir. Bugün Müslüman dünyanın en açık, en hoşgörü sahibi şehirleri Beyrut, İstanbul, jakarta, Dubai, Bahreyn gibi ticaret şehirleridir. Dünyadaki en kapalı şehirler ise Hıristiyanların, Hinduların Yahudilerin ve diğer gayrimüslimlerin dinlerini kamusal ortamlarda ifade etmelerinin, mabetler inşa etmelerinin, hatta Mekke örneğinde olduğu gibi girmelerinin bile yasak olduğu, Suudi Arabistan ın orta kesimindeki şehirlerdir. Din, hayal gücünü, var da edebilir, yok da edebilir. Hindu, Hıristiyan, Yahudi, Müslüman, Budist, bir dinin hayal gücü, ne kadar izole bir ortamda, karanlık bir mağarada şekillenmişse, hayallerinin tehlikeli sulara yelken açma ihtimali o kadar güçlüdür. Dünyayla bağları olani farklı kültürlere, farklı bakış açılarına açık insanların 9 kasımın hayalini kurması olasılığı çok daha büyüktür. Herhangi bir bağlantısı olduğunu hissetmeyen, kişisel özgürlüğünü ve içindeki potansiyeli iyi kullanmaktan doğan hoşnutsuzluk duygusunu kendileri için ütopik bir fantezi kabul eden insanların ise 11 eylülün hayalini kurma olasılığı daha da büyüktür.

Başka bir toplumun veya kültürün, çocuklarına ne söylemesi gerektiğini söyleyemem. Kendiminkini söyleyebilirim: dünya düzleşiyor. Bunu ben başlatmadım. İnsanlığın gelişimini ve kendi geleceğini engellemek gibi büyük bir bedel ödemeden, bunu durduramazsın. Ama en azından iyiye ya da kötüye doğru gitmesi için yönlendirebilirsin. Eğer iyi yöne yönlendirebilirsen, sen ve senin neslin, teröristlerden de gelecekten de korkmadan, El kaide’den de İnfosys’den de endişelenmeden yaşarsınız. Düz dünyada gelişip zenginleşirsiniz. Ama bunun için doğru hayal ile doğru motivasyon gerekir. Hayatlarınız 11/9 tarafından güçlü bir biçimde şekillendirildi. Ama sizin sonsuza dek 9/11 nesli olmanıza dünyanın ihtiyacı var. Stratejik iyimserlerin nesline, hatırlamaktan çok hayal edenlerin nesline, her sabah kalkıp sadece nelerin daha iyi yapılabileceğini hayal etmekle yetinmeyip bu hayaller doğrultusunda harekete geçenlerin nesline, dünyanın çok ihtiyacı var.